Hicr suresi Arapça, okunuş ve meal
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ
bismillâhirrahmânirrahîm
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
الٓر ۚ تِلْكَ ءَايَٰتُ ٱلْكِتَٰبِ وَقُرْءَانٍۢ مُّبِينٍۢ
eliflâmrâ. tilke âyâtülkitâbi vekurânim mübîn
Elif, Lâm, Râ. Bunlar kitabın ve apaçık bir Kur'ân'ın âyetleridir.
Elif, Lam, Ra. Bunlar Kitap'ın ve apaçık olan Kuran'ın ayetleridir.
رُّبَمَا يَوَدُّ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ لَوْ كَانُوا۟ مُسْلِمِينَ
rubemâ yeveddüllezîne keferû lev kânû müslimîn
Bir zaman gelecek ki inkâr edenler, keşke müslüman olsaydık temennisinde bulunacaklardır.
İnkar edenler, keşke müslüman olsaydık temennisinde bulunacaklardır.
ذَرْهُمْ يَأْكُلُوا۟ وَيَتَمَتَّعُوا۟ وَيُلْهِهِمُ ٱلْأَمَلُ ۖ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ
zerhüm yekülû veyetemetteû veyülhihimülemelü fesevfe yalemûn
Onları bırak yesinler, içsinler, zevk alsınlar; arzu onları oyalasın ilerde bileceklerdir.
Bırak onları yesinler, zevk alsınlar; ümit onları avundursun; ilerde öğrenecekler.
وَمَآ أَهْلَكْنَا مِن قَرْيَةٍ إِلَّا وَلَهَا كِتَابٌۭ مَّعْلُومٌۭ
vemâ ehleknâ min karyetin illâ velehâ kitâbüm malûm
Biz hiçbir memleketi (Allah katında) bilinen bir zamanı olmaksızın helak etmedik.
Yok ettiğimiz herhangi bir kasabanın elbette belli bir yazısı vardır.
مَّا تَسْبِقُ مِنْ أُمَّةٍ أَجَلَهَا وَمَا يَسْتَـْٔخِرُونَ
mâ tesbiku min ümmetin ecelehâ vemâ yestehirûn
Hiçbir millet, ecelinin önüne geçemez ve onu geciktiremez.
Hiçbir ümmet kendi süresini öne alamaz, geciktiremez de.
وَقَالُوا۟ يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِى نُزِّلَ عَلَيْهِ ٱلذِّكْرُ إِنَّكَ لَمَجْنُونٌۭ
vekâlû yâ eyyühellezî nüzzile aleyhizzikru inneke lemecnûn
Dediler ki: "Ey kendisine Kur'ân indirilen (Muhammed)! Sen mutlaka bir mecnunsun."
Onlar: "Ey kendisine Kitap indirilen kimse! Sen mutlaka delisin. Doğrulardan isen melekleri bize getirsene" dediler.
لَّوْ مَا تَأْتِينَا بِٱلْمَلَٰٓئِكَةِ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّٰدِقِينَ
lev mâ tetînâ bilmelâiketi in künte minessâdikîn
"Eğer peygamberlik davanda doğru kimselerdensen, bize melekleri getirmeliydin."
Onlar: "Ey kendisine Kitap indirilen kimse! Sen mutlaka delisin. Doğrulardan isen melekleri bize getirsene" dediler.
مَا نُنَزِّلُ ٱلْمَلَٰٓئِكَةَ إِلَّا بِٱلْحَقِّ وَمَا كَانُوٓا۟ إِذًۭا مُّنظَرِينَ
mâ nünezzilülmelâikete illâ bilhakki vemâ kânû izem münzarîn
Biz o melekleri ancak, hak ile indiririz. Ve indirildikleri vakit de onlara (kâfirlere) hiç mühlet verilmez.
Biz melekleri ancak gerekince indiririz. O takdirde de ceza görecekler asla geri bırakılmazlar.
إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا ٱلذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُۥ لَحَٰفِظُونَ
innâ nahnü nezzelnezzikra veinnâ lehû lehâfizûn
Hiç şüphe yok ki, Kur'ân'ı biz indirdik, elbette onu yine biz koruyacağız.
Doğrusu Kitap'ı Biz indirdik, onun koruyucusu elbette Biziz.
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ فِى شِيَعِ ٱلْأَوَّلِينَ
velekad erselnâ min kablike fî şiyeilevvelîn
Andolsun, senden önceki milletler arasında da peygamberler gönderdik.
And olsun ki, senden önce çeşitli ümmetlere peygamber göndermiştik.
وَمَا يَأْتِيهِم مِّن رَّسُولٍ إِلَّا كَانُوا۟ بِهِۦ يَسْتَهْزِءُونَ
vemâ yetîhim mir rasûlin illâ kânû bihî yestehziûn
Onlara hiçbir peygamber gelmiyordu ki onunla alay etmiş olmasınlar.
Onlara gelen her peygamberi alaya alıyorlardı.
كَذَٰلِكَ نَسْلُكُهُۥ فِى قُلُوبِ ٱلْمُجْرِمِينَ
kezâlike neslükühû fî kulûbilmücrimîn
Biz o küfrü suçluların kalbine işte böyle sokarız.
Aynı şekilde biz de Kitap'ı suçluların kalblerine sokarız, ama ona yine de inanmazlar. Oysa kendilerinden öncekilerin uğradıkları meydandadır.
لَا يُؤْمِنُونَ بِهِۦ ۖ وَقَدْ خَلَتْ سُنَّةُ ٱلْأَوَّلِينَ
lâ yüminûne bihî vekad halet sünnetülevvelîn
Kur'âna iman etmezler, halbuki öncekilerin sünneti (inanmadıkları için başlarına gelenler) gelip geçmiştir.
Aynı şekilde biz de Kitap'ı suçluların kalblerine sokarız, ama ona yine de inanmazlar. Oysa kendilerinden öncekilerin uğradıkları meydandadır.
وَلَوْ فَتَحْنَا عَلَيْهِم بَابًۭا مِّنَ ٱلسَّمَآءِ فَظَلُّوا۟ فِيهِ يَعْرُجُونَ
velev fetahnâ aleyhim bâbem minessemâi fezallû fîhi yarucûn
Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar,
Onlara gökten bir kapı açsak da, oradan çıkmağa koyulsalar: "Gözlerimiz döndü, biz herhalde büyülendik" derler.
لَقَالُوٓا۟ إِنَّمَا سُكِّرَتْ أَبْصَٰرُنَا بَلْ نَحْنُ قَوْمٌۭ مَّسْحُورُونَ
lekâlû innemâ sükkirat ebsârunâ bel nahnü kavmüm meshûrûn
"Gözlerimiz perdelendi, daha doğrusu bize büyü yapılmıştır" derler.
Onlara gökten bir kapı açsak da, oradan çıkmağa koyulsalar: "Gözlerimiz döndü, biz herhalde büyülendik" derler.
وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِى ٱلسَّمَآءِ بُرُوجًۭا وَزَيَّنَّٰهَا لِلنَّٰظِرِينَ
velekad cealnâ fissemâi bürûcev vezeyyennâhâ linnâzirîn
Andolsun biz, gökte birtakım burçlar yarattık ve bakanlar için onu süsledik.
And olsun ki, gökte burçlar meydana getirdik, onları bakanlar için donattık.
وَحَفِظْنَٰهَا مِن كُلِّ شَيْطَٰنٍۢ رَّجِيمٍ
vehafiznâhâ min külli şeytânir racîm
Ve göğü taşlanan bütün şeytanlardan koruduk.
Onları, kovulmuş her şeytandan koruduk.
إِلَّا مَنِ ٱسْتَرَقَ ٱلسَّمْعَ فَأَتْبَعَهُۥ شِهَابٌۭ مُّبِينٌۭ
illâ menisterakassema feetbeahû şihâbüm mübîn
Ancak kulak hırsızlığı eden şeytan hariç, onu apaçık bir alev sütunu takip eder.
Fakat kulak hırsızlığı yapan olursa, parlak bir ateş onu kovalar.
وَٱلْأَرْضَ مَدَدْنَٰهَا وَأَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَٰسِىَ وَأَنۢبَتْنَا فِيهَا مِن كُلِّ شَىْءٍۢ مَّوْزُونٍۢ
velarda medednâhâ veelkaynâ fîhâ ravâsiye veembetnâ fîhâ min külli şeyim mevzûn
Yeryüzünü düzgün bir şekilde yarattık ve oraya sabit dağlar yerleştirdik. Orada hikmetle ölçülmüş her şeyden bitkiler bitirdik.
Yeri yaydık, oraya sabit dağlar yerleştirdik, orada her şeyi bir ölçüye göre bitirdik.
وَجَعَلْنَا لَكُمْ فِيهَا مَعَٰيِشَ وَمَن لَّسْتُمْ لَهُۥ بِرَٰزِقِينَ
vecealnâ leküm fîhâ meâyişe vemel lestüm lehû birâzikîn
Orada hem sizin için, hem de sizin rızıklarını veremediğiniz kimseler için geçim yollarını yarattık.
Orada sizin ve rızık veremeyeceğiniz kimseler için geçimlikler meydana getirdik.
وَإِن مِّن شَىْءٍ إِلَّا عِندَنَا خَزَآئِنُهُۥ وَمَا نُنَزِّلُهُۥٓ إِلَّا بِقَدَرٍۢ مَّعْلُومٍۢ
veim min şeyin illâ indenâ hazâinüh. vemâ nünezzilühû illâ bikaderim malûm
Her şeyin hazineleri yalnız bizim yanımızdadır. Fakat biz, onu ancak ihtiyaca göre, belli ölçülerde veririz.
Hazinesi Bizim katımızda olmayan hiçbir şey yoktur. Biz onu ancak belli bir ölçüye göre indiririz.
وَأَرْسَلْنَا ٱلرِّيَٰحَ لَوَٰقِحَ فَأَنزَلْنَا مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءًۭ فَأَسْقَيْنَٰكُمُوهُ وَمَآ أَنتُمْ لَهُۥ بِخَٰزِنِينَ
veerselnerriyâha levâkiha feenzelnâ minessemâi mâen feeskaynâkümûh. vemâ entüm lehû bihâzinîn
Biz rüzgarları aşılayıcı olarak gönderdik ve gökten bir su indirip sizi onunla suladık. O suyu hazinelerde tutan da siz değilsiniz.
Rüzgarları aşılayıcı olarak gönderdik; yukarıdan su indirdik de sizi onunla suladık. Yoksa siz onu toplayamazdınız.
وَإِنَّا لَنَحْنُ نُحْىِۦ وَنُمِيتُ وَنَحْنُ ٱلْوَٰرِثُونَ
veinnâ lenahnü nuhyî venümîtü venahnülvârisûn
Elbette biz diriltiriz ve biz öldürürüz! Ve hepsinin varisleri de biziz.
Doğrusu dirilten ve öldüren Biziz; hepsinin gerisinde de Biz kalırız.
وَلَقَدْ عَلِمْنَا ٱلْمُسْتَقْدِمِينَ مِنكُمْ وَلَقَدْ عَلِمْنَا ٱلْمُسْتَـْٔخِرِينَ
velekad alimnelmüstakdimîne minküm velekad alimnelmüstehirîn
Andolsun ki biz, içinizden İslâm'da öne geçmek isteyenleri de biliriz, geri kalmak isteyenleri de biliriz.
And olsun ki, sizden önce geçenleri biliriz; and olsun ki, geri kalanları da biliriz.
وَإِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَحْشُرُهُمْ ۚ إِنَّهُۥ حَكِيمٌ عَلِيمٌۭ
veinne rabbeke hüve yahşüruhüm. innehû hakîmün alîm
Şüphesiz Rabbin O'dur ki, onları kıyamet gününde hesaba çekmek için toplayacaktır. O, hikmet sahibidir, bilendir.
Doğrusu Rabbin onları diriltip bir araya getirecektir. Şüphesiz O Hakim'dir, Herşeyi Bilen'dir.
وَلَقَدْ خَلَقْنَا ٱلْإِنسَٰنَ مِن صَلْصَٰلٍۢ مِّنْ حَمَإٍۢ مَّسْنُونٍۢ
velekad halaknelinsâne min salsâlim min hameim mesnûn
Andolsun ki biz insanı kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.
And olsun ki, insanı kuru balçıktan, işlenebilen kara topraktan yarattık.
وَٱلْجَآنَّ خَلَقْنَٰهُ مِن قَبْلُ مِن نَّارِ ٱلسَّمُومِ
velcânne halaknâhü min kablü min nârissemûm
Cinleri de daha önce insan vücudunun gözeneklerinden geçebilen güçlü bir ateşten yarattık.
Cinleri de, daha önce, dumansız ateşten yarattık.
وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَٰٓئِكَةِ إِنِّى خَٰلِقٌۢ بَشَرًۭا مِّن صَلْصَٰلٍۢ مِّنْ حَمَإٍۢ مَّسْنُونٍۢ
veiz kâle rabbüke lilmelâiketi innî hâlikum beşeram min salsâlim min hameim mesnûn
Ey Peygamber! Rabbinin meleklere şöyle dediğini hatırla: "Ben, kuru balçıktan, şekil verilmiş kokuşmuş çamurdan bir insan yaratacağım."
'Rabbin meleklere: "Ben, balçıktan, işlenebilen kara topraktan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan üflediğimde ona secdeye kapanın" demişti.
فَإِذَا سَوَّيْتُهُۥ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِى فَقَعُوا۟ لَهُۥ سَٰجِدِينَ
feizâ sevveytühû venefahtü fîhi mir rûhî fekaû lehû sâcidîn
Ben, onun yaratılışını tamamladığım ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın."
'Rabbin meleklere: "Ben, balçıktan, işlenebilen kara topraktan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan üflediğimde ona secdeye kapanın" demişti.
فَسَجَدَ ٱلْمَلَٰٓئِكَةُ كُلُّهُمْ أَجْمَعُونَ
fesecedelmelâiketü küllühüm ecmeûn
Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan secde ettiler.
Bunun üzerine, İblis'in dışında bütün melekler hemen secde ettiler. O, secde edenlerle beraber olmaktan çekindi.
إِلَّآ إِبْلِيسَ أَبَىٰٓ أَن يَكُونَ مَعَ ٱلسَّٰجِدِينَ
illâ iblîs. ebâ ey yekûne meassâcidîn
Yalnız İblis hariç. O secde edenlerle beraber olmaktan çekinmişti.
Bunun üzerine, İblis'in dışında bütün melekler hemen secde ettiler. O, secde edenlerle beraber olmaktan çekindi.
قَالَ يَٰٓإِبْلِيسُ مَا لَكَ أَلَّا تَكُونَ مَعَ ٱلسَّٰجِدِينَ
kâle yâ iblîsü mâ leke ellâ tekûne meassâcidîn
Allah buyurdu ki: "Ey İblis! Ne oluyor sana da, secde edenlerle beraber olmuyorsun?"
Allah: "Ey İblis! Secde edenlerle beraber olmaktan seni alıkoyan nedir?" dedi.
قَالَ لَمْ أَكُن لِّأَسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُۥ مِن صَلْصَٰلٍۢ مِّنْ حَمَإٍۢ مَّسْنُونٍۢ
kâle lem ekül liescüde libeşerin halaktehû min salsâlim min hameim mesnûn
İblis şöyle dedi: "Kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattığın bir insana secde edemezdim."
O: "Balçıktan, işlenebilen kara topraktan yarattığın insana secde edemem" dedi.
قَالَ فَٱخْرُجْ مِنْهَا فَإِنَّكَ رَجِيمٌۭ
kâle fahruc minhâ feinneke racîm
Allah şöyle buyurdu: "Öyle ise oradan çık! Sen, artık kovulmuş birisin."
"Öyleyse defol oradan, sen artık kovulmuş birisin. Doğrusu hesap gününe kadar lanet sanadır" dedi.
وَإِنَّ عَلَيْكَ ٱللَّعْنَةَ إِلَىٰ يَوْمِ ٱلدِّينِ
veinne aleykellanete ilâ yevmiddîn
"Kıyamet gününe kadar lanet senin üzerindedir."
"Öyleyse defol oradan, sen artık kovulmuş birisin. Doğrusu hesap gününe kadar lanet sanadır" dedi.
قَالَ رَبِّ فَأَنظِرْنِىٓ إِلَىٰ يَوْمِ يُبْعَثُونَ
kâle rabbi feenzirnî ilâ yevmi yübasûn
İblis: "Rabbim! Öyle ise insanların kabirlerinden kaldırılacakları güne (kıyamete) kadar bana mühlet ver" dedi.
"Rabbim! Beni hiç olmazsa, tekrar dirilecekleri güne kadar ertele" dedi.
قَالَ فَإِنَّكَ مِنَ ٱلْمُنظَرِينَ
kâle feinneke minelmünzarîn
Allah buyurdu ki: "Sen mühlet verilenlerdensin."
Allah: "Sen, bilinen gün gelene kadar bırakılanlardansın" dedi.
إِلَىٰ يَوْمِ ٱلْوَقْتِ ٱلْمَعْلُومِ
ilâ yevmilvaktilmalûm
"Allah katında bilinen vaktin gününe kadar..."
Allah: "Sen, bilinen gün gelene kadar bırakılanlardansın" dedi.
قَالَ رَبِّ بِمَآ أَغْوَيْتَنِى لَأُزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِى ٱلْأَرْضِ وَلَأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ
kâle rabbi bimâ agveytenî leüzeyyinenne lehüm filardi veleugviyennehüm ecmeîn
İblis şöyle dedi: "Rabbim! Beni saptırdığın için, mutlaka ben de yeryüzünde onlara günahları süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım!"
"Rabbim! Beni saptırdığın için, and olsun ki yeryüzünde fenalıkları onlara güzel göstereceğim; halis kıldığın kulların bir yana, onların hepsini saptıracağım" dedi.
إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ ٱلْمُخْلَصِينَ
illâ ibâdeke minhümülmuhlesîn
"Ancak içlerinden ihlaslı kulların müstesnâdır."
"Rabbim! Beni saptırdığın için, and olsun ki yeryüzünde fenalıkları onlara güzel göstereceğim; halis kıldığın kulların bir yana, onların hepsini saptıracağım" dedi.
قَالَ هَٰذَا صِرَٰطٌ عَلَىَّ مُسْتَقِيمٌ
kâle hâzâ sirâtun aleyye müstekîm
Allah şöyle buyurdu: "İşte bana ulaşan dosdoğru yol budur."
'Allah şöyle dedi: "Benim gerekli kıldığım dosdoğru yol budur; kullarımın üzerinde senin bir nüfuzun olamaz. Ancak sana uyan sapıklar bunun dışındadır."
إِنَّ عِبَادِى لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَٰنٌ إِلَّا مَنِ ٱتَّبَعَكَ مِنَ ٱلْغَاوِينَ
inne ibâdî leyse leke aleyhim sültânün illâ menittebeake minelgâvîn
"Sana uyan azgınlardan başka, kullarımın üzerinde hiçbir nüfuzun yoktur."
'Allah şöyle dedi: "Benim gerekli kıldığım dosdoğru yol budur; kullarımın üzerinde senin bir nüfuzun olamaz. Ancak sana uyan sapıklar bunun dışındadır."
وَإِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ أَجْمَعِينَ
veinne cehenneme lemevidühüm ecmeîn
"Şüphesiz ki onların hepsine vaad edilen yer cehennemdir."
"Ve Cehennem onların hepsinin toplanacağı yerdir."
لَهَا سَبْعَةُ أَبْوَٰبٍۢ لِّكُلِّ بَابٍۢ مِّنْهُمْ جُزْءٌۭ مَّقْسُومٌ
lehâ sebatü ebvâb. likülli bâbim minhüm cüzüm maksûm
"Cehennemin yedi kapısı vardır. O kapıların herbiri için birer grup ayrılmıştır."
O cehennemin yedi kapısı olup, her kapıdan onların girecekleri ayrılmış bir kısım vardır.
إِنَّ ٱلْمُتَّقِينَ فِى جَنَّٰتٍۢ وَعُيُونٍ
innelmüttekîne fî cennâtiv veuyûn
Allahtan korkanlar, elbette cennetlerde ve pınarların başındadırlar.
Allah'a karşı gelmekten sakınanlar ise, cennetlerde, pınar başlarındadırlar.
ٱدْخُلُوهَا بِسَلَٰمٍ ءَامِنِينَ
üdhulûhâ biselâmin âminîn
Onlara: "Selametle güven içinde oraya girin" denir.
"Oraya güven içinde, esenlikle girin" denilir.
وَنَزَعْنَا مَا فِى صُدُورِهِم مِّنْ غِلٍّ إِخْوَٰنًا عَلَىٰ سُرُرٍۢ مُّتَقَٰبِلِينَ
venezanâ mâ fî sudûrihim min gillin ihvânen alâ sürurim mütekâbilîn
Biz o cennetliklerin kalblerindeki kinleri çıkarır atarız. Hepsi kardeşler olarak sevinç içinde karşılıklı koltuklara otururlar.
Biz onların gönüllerinde olan kini çıkardık, artık onlar sedirler üzerinde karşılıklı oturan kardeşlerdir.
لَا يَمَسُّهُمْ فِيهَا نَصَبٌۭ وَمَا هُم مِّنْهَا بِمُخْرَجِينَ
lâ yemessühüm fîhâ nesabüv vemâ hüm minhâ bimuhracîn
Orada kendilerine hiçbir yorgunluk gelmeyecek. Oradan çıkarılacak da değillerdir.
Onlar orada bir yorgunluk hissetmezler. Oradan çıkarılacak da değillerdir.
۞ نَبِّئْ عِبَادِىٓ أَنِّىٓ أَنَا ٱلْغَفُورُ ٱلرَّحِيمُ
nebbi ibâdî ennî enelgafûrurrahîm
Kullarıma haber ver ki, gerçekten ben çok bağışlayıcı ve pek merhamet ediciyim.
Kullarıma Benim bağışlayan, merhamet eden olduğumu, azabımın can yakıcı bir azap olduğunu haber ver.
وَأَنَّ عَذَابِى هُوَ ٱلْعَذَابُ ٱلْأَلِيمُ
veenne azâbî hüvelazâbülelîm
Bununla beraber azabım da çok acıklı bir azabdır. Bunları geçmişten bazı örneklerle açıklamak üzere:
Kullarıma Benim bağışlayan, merhamet eden olduğumu, azabımın can yakıcı bir azap olduğunu haber ver.
وَنَبِّئْهُمْ عَن ضَيْفِ إِبْرَٰهِيمَ
venebbihüm an dayfi ibrâhîm
Hem o kullara, İbrahim'in misafirlerinden de haber ver.
Onlara İbrahim'in konuklarını da anlat:
إِذْ دَخَلُوا۟ عَلَيْهِ فَقَالُوا۟ سَلَٰمًۭا قَالَ إِنَّا مِنكُمْ وَجِلُونَ
iz dehalû aleyhi fekâlû selâmâ. kâle innâ minküm vecilûn
Hani melekler, İbrahim'in yanına girdikleri zaman, "selam" demişler, İbrahim de onlara: "Biz sizden korkuyoruz" demişti.
İbrahim'in yanına girdiklerinde selam vermişlerdi. O: "Doğrusu biz sizden korkuyoruz" demişti de: "Korkma, biz sana, bilgin bir oğlun olacağını müjdelemeye geldik" demişlerdi.
قَالُوا۟ لَا تَوْجَلْ إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلَٰمٍ عَلِيمٍۢ
kâlû lâ tevcel innâ nübeşşiruke bigulâmin alîm
Melekler: "Korkma! Gerçekten biz sana bilgin bir oğul müjdeliyoruz" dediler.
İbrahim'in yanına girdiklerinde selam vermişlerdi. O: "Doğrusu biz sizden korkuyoruz" demişti de: "Korkma, biz sana, bilgin bir oğlun olacağını müjdelemeye geldik" demişlerdi.
قَالَ أَبَشَّرْتُمُونِى عَلَىٰٓ أَن مَّسَّنِىَ ٱلْكِبَرُ فَبِمَ تُبَشِّرُونَ
kâle ebeşşertümûnî alâ em messeniyelkiberu febime tübeşşirûn
İbrahim dedi ki: "Bana ihtiyarlık gelmişken, beni mi müjdeliyorsunuz, neye dayanarak beni müjdeliyorsunuz?"
"Ben kocamışken bana müjde mi veriyorsunuz? Neye dayanarak müjdeliyorsunuz?" deyince:
قَالُوا۟ بَشَّرْنَٰكَ بِٱلْحَقِّ فَلَا تَكُن مِّنَ ٱلْقَٰنِطِينَ
kâlû beşşernâke bilhakki felâ teküm minelkânitîn
Melekler: "Seni gerçekle müjdeliyoruz. Sakın Allah'ın rahmetinden ümidini kesenlerden olma!" dediler.
"Seni gerçekten müjdeliyoruz, umutsuzlardan olma" demişlerdi.
قَالَ وَمَن يَقْنَطُ مِن رَّحْمَةِ رَبِّهِۦٓ إِلَّا ٱلضَّآلُّونَ
kâle vemey yaknetu mir rahmeti rabbihî illeddâllûn
İbrahim dedi ki: "Rabbimin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser?"
"Zaten sapıklardan başka kim Rabbinin rahmetinden umudunu keser!" diyerek sormuştu: "Ey elçiler! İşiniz nedir?"
قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ أَيُّهَا ٱلْمُرْسَلُونَ
kâle femâ hatbüküm eyyühelmürselûn
"Ey elçiler! Başka ne işiniz var?" dedi.
"Zaten sapıklardan başka kim Rabbinin rahmetinden umudunu keser!" diyerek sormuştu: "Ey elçiler! İşiniz nedir?"
قَالُوٓا۟ إِنَّآ أُرْسِلْنَآ إِلَىٰ قَوْمٍۢ مُّجْرِمِينَ
kâlû innâ ürsilnâ ilâ kavmim mücrimîn
Melekler şöyle dediler: "Biz suçlu bir kavmi cezalandırmak için gönderildik.
Şöyle cevap vermişlerdi: "Biz şüphesiz suçlu bir millete gönderildik. Lut'un ailesi bunun dışındadır. Karısı hariç hepsini kurtaracağız. Karısının geride kalanlardan olmasını gerekli bulduk."
إِلَّآ ءَالَ لُوطٍ إِنَّا لَمُنَجُّوهُمْ أَجْمَعِينَ
illâ âle lût. innâ lemüneccûhüm ecmeîn
Ancak Lût ailesi müstesnâdır. Biz, onların hepsini muhakkak kurtaracağız.
Şöyle cevap vermişlerdi: "Biz şüphesiz suçlu bir millete gönderildik. Lut'un ailesi bunun dışındadır. Karısı hariç hepsini kurtaracağız. Karısının geride kalanlardan olmasını gerekli bulduk."
إِلَّا ٱمْرَأَتَهُۥ قَدَّرْنَآ ۙ إِنَّهَا لَمِنَ ٱلْغَٰبِرِينَ
illemraetehû kaddernâ innehâ leminelgâbirîn
Yalnız Lût'un karısı müstesnâ, çünkü onun helak edilenlerle birlikte yok edilmesini takdir ettik.
Şöyle cevap vermişlerdi: "Biz şüphesiz suçlu bir millete gönderildik. Lut'un ailesi bunun dışındadır. Karısı hariç hepsini kurtaracağız. Karısının geride kalanlardan olmasını gerekli bulduk."
فَلَمَّا جَآءَ ءَالَ لُوطٍ ٱلْمُرْسَلُونَ
felemmâ câe âle lûtinilmürselûn
Melek olan elçiler, Lût kavmine gelince,
Elçiler Lut'un ailesine gelince, Lut: "Doğrusu siz tanınmayan kimselersiniz" dedi.
قَالَ إِنَّكُمْ قَوْمٌۭ مُّنكَرُونَ
kâle inneküm kavmüm münkerûn
Lût dedi ki: "Doğrusu siz ürkülecek bir kavimsiniz."
Elçiler Lut'un ailesine gelince, Lut: "Doğrusu siz tanınmayan kimselersiniz" dedi.
قَالُوا۟ بَلْ جِئْنَٰكَ بِمَا كَانُوا۟ فِيهِ يَمْتَرُونَ
kâlû bel cinâke bimâ kânû fîhi yemterûn
Elçiler dediler ki: "Bilakis biz sana onların şüphe ettiği azabı getirdik."
"Biz sana sadece şüphe edip durdukları azabı getirdik. Sana gerçekle geldik. Şüphesiz biz doğru söyleyenleriz. Artık, geceleyin bir ara, aileni yola çıkar, sen de arkalarından git; hiçbiriniz arkaya bakmasın; emrolunduğunuz yere doğru yürüyün" dediler.
وَأَتَيْنَٰكَ بِٱلْحَقِّ وَإِنَّا لَصَٰدِقُونَ
veeteynâke bilhakki veinnâ lesâdikûn
"Sana gerçeği getirdik; biz elbette doğru söylüyoruz."
"Biz sana sadece şüphe edip durdukları azabı getirdik. Sana gerçekle geldik. Şüphesiz biz doğru söyleyenleriz. Artık, geceleyin bir ara, aileni yola çıkar, sen de arkalarından git; hiçbiriniz arkaya bakmasın; emrolunduğunuz yere doğru yürüyün" dediler.
فَأَسْرِ بِأَهْلِكَ بِقِطْعٍۢ مِّنَ ٱلَّيْلِ وَٱتَّبِعْ أَدْبَٰرَهُمْ وَلَا يَلْتَفِتْ مِنكُمْ أَحَدٌۭ وَٱمْضُوا۟ حَيْثُ تُؤْمَرُونَ
feesri biehlike bikitim minelleyli vettebi edbârahüm velâ yeltefit minküm ehadüv vemdû haysü tümerûn
"Gecenin bir bölümünde aileni yola çıkar, sen de arkalarından yürü ve sizden kimse ardına bakmasın; istenen yere gidin."
"Biz sana sadece şüphe edip durdukları azabı getirdik. Sana gerçekle geldik. Şüphesiz biz doğru söyleyenleriz. Artık, geceleyin bir ara, aileni yola çıkar, sen de arkalarından git; hiçbiriniz arkaya bakmasın; emrolunduğunuz yere doğru yürüyün" dediler.
وَقَضَيْنَآ إِلَيْهِ ذَٰلِكَ ٱلْأَمْرَ أَنَّ دَابِرَ هَٰٓؤُلَآءِ مَقْطُوعٌۭ مُّصْبِحِينَ
vekadaynâ ileyhi zâlikelemra enne dâbira hâülâi maktûum musbihîn
Biz, Lût'a şu kesin emri vahyettik: "Bu kâfirler sabaha çıkarken muhakkak kökleri kesilmiş olacaktır."
Böylece Lut'a bunların sonlarının kesilmiş olarak sabahlıyacaklarını bildirdik.
وَجَآءَ أَهْلُ ٱلْمَدِينَةِ يَسْتَبْشِرُونَ
vecâe ehlülmedîneti yestebşirûn
Şehir halkı, insan şeklindeki güzel yüzlü melekleri görünce, onlara iğrenç işlerini yapabileceklerini düşünüp sevinerek geldiler.
Şehir halkı, sevinerek geldiler.
قَالَ إِنَّ هَٰٓؤُلَآءِ ضَيْفِى فَلَا تَفْضَحُونِ
kâle inne hâülâi dayfî felâ tefdahûn
Lût, kavmine şöyle dedi: "Bunlar benim misafirlerimdir, beni rüsvay etmeyin."
Lut: "Bunlar benim konuklarımdır, onlara karşı beni rüsvay etmeyin, Allah'tan korkun, beni utandırmayın" dedi.
وَٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ وَلَا تُخْزُونِ
vettekullâhe velâ tuhzûn
"Allah'tan korkun! Beni mahcub etmeyin."
Lut: "Bunlar benim konuklarımdır, onlara karşı beni rüsvay etmeyin, Allah'tan korkun, beni utandırmayın" dedi.
قَالُوٓا۟ أَوَلَمْ نَنْهَكَ عَنِ ٱلْعَٰلَمِينَ
kâlû evelem nenheke anilâlemîn
Lût kavmi şöyle dedi: "Biz sana kimsenin koruyuculuğunu yapmamanı söylememiş miydik?"
"Biz sana kimseyi misafir kabul etmeyi yasak etmemiş miydik?" dediler.
قَالَ هَٰٓؤُلَآءِ بَنَاتِىٓ إِن كُنتُمْ فَٰعِلِينَ
kâle hâülâi benâtî in küntüm fâilîn
Lût şöyle dedi: "İşte kızlarım! Düşündüğünüzü yapacaksanız (onlarla evlenin).
Lut: "Alacaksanız, işte benim kızlarım" dedi.
لَعَمْرُكَ إِنَّهُمْ لَفِى سَكْرَتِهِمْ يَعْمَهُونَ
leamruke innehüm lefî sekratihim yamehûn
Resulüm! Ömrüne yemin olsun ki gerçekten onlar, sarhoşlukları içinde bocalayıp duruyorlardı.
Senin hayatına and olsun ki, onlar sarhoşlukları içinde bocalayıp duruyorlardı.
فَأَخَذَتْهُمُ ٱلصَّيْحَةُ مُشْرِقِينَ
feehazethümussayhatü müşrikîn
Güneş doğarken o korkunç çığlık onları yakaladı.
Tanyeri ağarırken, çığlık onları yakalayıverdi.
فَجَعَلْنَا عَٰلِيَهَا سَافِلَهَا وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ حِجَارَةًۭ مِّن سِجِّيلٍ
fecealnâ âliyehâ sâfilehâ veemtarnâ aleyhim hicâratem min siccîl
Biz, onların şehirlerinin üstünü altına geçirdik ve üzerlerine de balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık.
Memleketlerini alt üst ettik, üzerlerine sert taş yağdırdık.
إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَءَايَٰتٍۢ لِّلْمُتَوَسِّمِينَ
inne fî zâlike leâyâtil lilmütevessimîn
Gerçekten bunda, düşünen keskin anlayışlılar için ibretler vardır.
Bunda, görebilen insanlar için ibretler vardır.
وَإِنَّهَا لَبِسَبِيلٍۢ مُّقِيمٍ
veinnehâ lebisebîlim mükîm
Hem o Lût kavminin bulunduğu şehir harabesi bir yol üzerinde bulunmaktadır.
O şehrin kalıntıları işlek yollar üzerinde hala durmaktadır.
إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَءَايَةًۭ لِّلْمُؤْمِنِينَ
inne fî zâlike leâyetel lilmüminîn
Şüphesiz ki, bunda iman edenler için bir ibret vardır.
Bunda inananlar için ibret vardır.
وَإِن كَانَ أَصْحَٰبُ ٱلْأَيْكَةِ لَظَٰلِمِينَ
vein kâne ashâbüleyketi lezâlimîn
Eyke halkı da gerçekten zalimlerdi.
Eykeliler de, şüphesiz zalim kimselerdi.
فَٱنتَقَمْنَا مِنْهُمْ وَإِنَّهُمَا لَبِإِمَامٍۢ مُّبِينٍۢ
fentekamnâ minhüm. veinnehümâ lebiimâmim mübîn
Biz Eyke halkından da intikâm aldık. İkisi de (Eyke ve Medyen) açık bir yol üzerindedir.
Bunun için onlardan da öç aldık. Hala her iki memleket de işlek bir yol üzerindedirler.
وَلَقَدْ كَذَّبَ أَصْحَٰبُ ٱلْحِجْرِ ٱلْمُرْسَلِينَ
velekad kezzebe ashâbülhicrilmürselîn
Şüphesiz ki, Hıcr halkı da peygamberleri yalanladılar.
And olsun ki, Hicr halkı peygamberi yalanlamışlardı.
وَءَاتَيْنَٰهُمْ ءَايَٰتِنَا فَكَانُوا۟ عَنْهَا مُعْرِضِينَ
veâteynâhüm âyâtinâ fekânû anhâ müridîn
Biz, onlara âyetlerimizi vermiştik de onlar, yüz çeviriyorlardı
Onlara ayetlerimizi verdiğimiz halde, yüz çevirmişlerdi.
وَكَانُوا۟ يَنْحِتُونَ مِنَ ٱلْجِبَالِ بُيُوتًا ءَامِنِينَ
vekânû yenhitûne minelcibâli büyûten âminîn
Onlar, dağlardan emniyetli emniyetli evler yontuyorlardı.
Dağlarda, güven içinde olarak evler yontuyorlardı.
فَأَخَذَتْهُمُ ٱلصَّيْحَةُ مُصْبِحِينَ
feehazethümussayhatü musbihîn
Onları da sabahleyin korkunç bir çığlık yakaladı.
Sabaha karşı çığlık onları yakalayıverdi.
فَمَآ أَغْنَىٰ عَنْهُم مَّا كَانُوا۟ يَكْسِبُونَ
femâ agnâ anhüm mâ kânû yeksibûn
Kazanmakta oldukları şeyler, onlardan hiçbir zararı savmadı.
Yaptıkları kendilerine bir fayda sağlamadı.
وَمَا خَلَقْنَا ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَآ إِلَّا بِٱلْحَقِّ ۗ وَإِنَّ ٱلسَّاعَةَ لَءَاتِيَةٌۭ ۖ فَٱصْفَحِ ٱلصَّفْحَ ٱلْجَمِيلَ
vemâ halaknessemâvâti velarda vemâ beynehümâ illâ bilhakki. veinnessâate leâtiyetün fasfehissafhalcemîl
Biz gökleri, yeri ve aralarındaki varlıkları ancak hak ve hikmetle yarattık ve elbette ki, kıyamet kopacaktır. (Ey Peygamber!) Şimdi sen onlara yumuşak davran ve güzel muamele et.
Biz, gökleri, yeri ve her ikisi arasında bulunanları gereğince yarattık. Kıyamet günü şüphesiz gelecektir. O halde yumuşak ve iyi davran.
إِنَّ رَبَّكَ هُوَ ٱلْخَلَّٰقُ ٱلْعَلِيمُ
inne rabbeke hüvelhallâkulalîm
Şüphesiz Rabbin kemaliyle yaratandır ve iyi bilendir.
Doğrusu yaratan ve bilen ancak Rabbindir.
وَلَقَدْ ءَاتَيْنَٰكَ سَبْعًۭا مِّنَ ٱلْمَثَانِى وَٱلْقُرْءَانَ ٱلْعَظِيمَ
velekad âteynâke sebam minelmesânî velkurânelazîm
Andolsun ki, biz sana tekrarlanan yedi âyeti (Fatihayı) ve yüce Kur'ân'ı verdik.
And olsun ki, sana daima tekrarlanan yedi ayetli Fatiha'yı ve Kuran-ı Azim'i verdik.
لَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ إِلَىٰ مَا مَتَّعْنَا بِهِۦٓ أَزْوَٰجًۭا مِّنْهُمْ وَلَا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَٱخْفِضْ جَنَاحَكَ لِلْمُؤْمِنِينَ
lâ temüddenne ayneyke ilâ mâ mettanâ bihî ezvâcem minhüm velâ tahzen aleyhim vahfid cenâhake lilmüminîn
Sakın o kâfirlerden birtakımlarına verip de kendilerini zevklendirdiğimiz şeye (mal ve servete) heveslenip göz dikeyim deme. Onlardan dolayı üzülme. Müminlere merhamet kanatlarını indir.
Kafirler içinde bazı kimselere verdiğimiz kat kat servete gözünü dikme, onlara üzülme; inananları kanatların altına al.
وَقُلْ إِنِّىٓ أَنَا ٱلنَّذِيرُ ٱلْمُبِينُ
vekul innî enennezîrulmübîn
De ki: "Şüphesiz ben apaçık bir uyarıcıyım."
De ki: "Doğrusu ben apaçık bir uyarıcıyım."
كَمَآ أَنزَلْنَا عَلَى ٱلْمُقْتَسِمِينَ
kemâ enzelnâ alelmuktesimîn
(İnanmazsanız başınıza) tıpkı o taksimcilere (yahudi ve hıristiyanlara) indirdiğimiz azap gibi (bir azab inecektir).
Kuran'ı işlerine geldiği gibi bölenlere de, kendi Kitablarının bir kısmına inanıp bir kısmını kabul etmeyen yahudi ve hıristiyanlara da nitekim Kitap indirmiştik; Rabbine and olsun ki hepsini, yaptıklarından sorumlu tutacağız.
ٱلَّذِينَ جَعَلُوا۟ ٱلْقُرْءَانَ عِضِينَ
ellezîne cealülkurâne idîn
Onlar, Kur'ân'ın bir kısmına inanıp bir kısmına inanmayarak onu kısım kısım böldüler.
Kuran'ı işlerine geldiği gibi bölenlere de, kendi Kitablarının bir kısmına inanıp bir kısmını kabul etmeyen yahudi ve hıristiyanlara da nitekim Kitap indirmiştik; Rabbine and olsun ki hepsini, yaptıklarından sorumlu tutacağız.
فَوَرَبِّكَ لَنَسْـَٔلَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ
feverabbike leneselennehüm ecmeîn
Rabbin hakkı için biz, mutlaka onların hepsini yaptıklarından dolayı hesaba çekeceğiz.
Kuran'ı işlerine geldiği gibi bölenlere de, kendi Kitablarının bir kısmına inanıp bir kısmını kabul etmeyen yahudi ve hıristiyanlara da nitekim Kitap indirmiştik; Rabbine and olsun ki hepsini, yaptıklarından sorumlu tutacağız.
عَمَّا كَانُوا۟ يَعْمَلُونَ
ammâ kânû yamelûn
Rabbin hakkı için biz, mutlaka onların hepsini yaptıklarından dolayı hesaba çekeceğiz.
Kuran'ı işlerine geldiği gibi bölenlere de, kendi Kitablarının bir kısmına inanıp bir kısmını kabul etmeyen yahudi ve hıristiyanlara da nitekim Kitap indirmiştik; Rabbine and olsun ki hepsini, yaptıklarından sorumlu tutacağız.
فَٱصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ وَأَعْرِضْ عَنِ ٱلْمُشْرِكِينَ
fasda bimâ tümeru vearid anilmüşrikîn
Şimdi sen emrolunduğunu açıkça tebliğ et. Müşriklerden yüz çevir.
Artık buyrulanı açıkça ortaya koy, puta tapanlara aldırış etme.
إِنَّا كَفَيْنَٰكَ ٱلْمُسْتَهْزِءِينَ
innâ kefeynâkelmüstehziîn
Muhakkak ki alay edenlere karşı biz sana yeteriz.
Allah'la beraber başka bir tanrının bulunduğunu kabul eden alaycılara karşı şüphesiz Biz sana kafiyiz. Yakında ne olduğunu öğreneceklerdir.
ٱلَّذِينَ يَجْعَلُونَ مَعَ ٱللَّهِ إِلَٰهًا ءَاخَرَ ۚ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ
ellezîne yecalûne meallâhi ilâhen âhar. fesevfe yalemûn
Onlar Allah ile birlikte başkasını ilâh edinenlerdir. Onlar yakında bileceklerdir.
Allah'la beraber başka bir tanrının bulunduğunu kabul eden alaycılara karşı şüphesiz Biz sana kafiyiz. Yakında ne olduğunu öğreneceklerdir.
وَلَقَدْ نَعْلَمُ أَنَّكَ يَضِيقُ صَدْرُكَ بِمَا يَقُولُونَ
velekad nalemü enneke yedîku sadruke bimâ yekûlûn
Gerçekten biliriz ki, onların söylediklerine göğsün daralıyor.
And olsun ki, söyledikleri şeylerden senin gönlünün daraldığını biliyoruz.
فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَكُن مِّنَ ٱلسَّٰجِدِينَ
fesebbih bihamdi rabbike veküm minessâcidîn
O halde Rabbini hamd ile tesbih et. Ve secde edenlerden ol.
Rabbini hamd ile an, secde edenlerden ol ve ölünceye kadar Rabbine kulluk et.
وَٱعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّىٰ يَأْتِيَكَ ٱلْيَقِينُ
vabüd rabbeke hattâ yetiyekelyekîn
Ve sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et.
Rabbini hamd ile an, secde edenlerden ol ve ölünceye kadar Rabbine kulluk et.
Arapça metin Osmanî hattadır. Meal seçenekleri: Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili (varsayılan) ve Diyanet İşleri Başkanlığı meali. Latin harfli okunuş yalnızca yardımcı niteliktedir; Kur'an'ı aslından okumanın yerini tutmaz. Tilavet: Mishary Rashid Alafasy.