Peygamberlere İman hadisleri
1 İslam dini beş esas üzerine bina edilmiştir
عَنْ أَبِي عَبْدِ الرَّحْمَنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُمَرَ بْنِ الخَطَّابِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ: «بُنِيَ الإِسْلَامُ عَلَى خَمْسٍ: شَهَادَةِ أَنْ لَا إلَهَ إلَّا اللَّهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ، وَإِقَامِ الصَّلَاةِ، وَإِيتَاءِ الزَّكَاةِ، وَحَجِّ الْبَيْتِ، وَصَوْمِ رَمَضَانَ».
Ebû Abdurrahman Abdullah b. Ömer İbnu'l-Hattâb -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre, o şöyle demiştir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'i şöyle buyururken işittim: «İslam dini beş esas üzerine bina edilmiştir: Allah'tan başka hak ilah olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın kulu ve rasûlü olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, hacca gitmek ve Ramazan orucunu tutmak.»
Derecesi: Sahih Hadis · Kaynak: Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir
Açıklaması ve çıkarımlar
Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- İslam'ı sağlam bir yapıya ve bu yapıyı destekleyen beş sütuna benzetmiştir. İslam'ın diğer hususları bu binanın tamamlayıcı özellikleridir. İslam'ın şartlarından birincisi: Kelime-i şehadet; Allah'tan başka hak ilah olmadığına, Muhammed'in Allah'ın rasûlü olduğuna şahitlik etmektir. Bu iki husus biri diğerinden ayrılmayan tek bir rükündür. Kul, Allah'ın birliğini ve Allah'tan başka hiç kimsenin ibadete layık olmadığını kabul ederek ve bu sözün gereklerini yerine getirerek hareket eder, Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in risaletine iman eder ve ona tabi olarak bunu söyler. İkinci şart: Namaz kılmaktır. Bir günde farz kılınan beş vakit; sabah, öğlen, ikindi, akşam ve yatsı namazlarını şartları, rükünleri ve vaciplerini gözeterek kılmaktır. Üçüncü şart: Farz olan zekâtı vermektir. Dinin belirlediği miktara ulaşan malın hak edenlere verildiği mali bir ibadettir. Dördüncü şart: Haccetmektir. Allah -Azze ve Celle-'ye ibadet etmek kastıyla hac amellerini yerine getirmek için Mekke'ye gitmektir. Beşinci şart: Ramazan orucunu tutmaktır. İbadet kastıyla imsak vaktinden Güneşin batışına kadar yeme içme ve bunun dışındaki orucu bozan hususlardan uzak durmaktır.
- İslam'ın ilk şartındaki kelime-i tevhide şahitlik etmenin iki kısmı birbirinden ayrılmaz. Dolayısıyla biri olmadan diğeri geçerli değildir. Bundan dolayı bir şart olarak belirlenmiştir.
- Kelime-i tevhide şahitlik etmek dinin temelidir ve bunlar olmadan hiçbir söz ve amel kabul edilmez.
2 Size herhangi bir şeyi yasakladığım zaman ondan kesinlikle sakının, bir şeyi emrettiğimde de onu, gücünüz yettiği ölçüde yerine getirin
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بْنِ صَخْرٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ: سَمِعْت رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّم يَقُولُ: «مَا نَهَيْتُكُمْ عَنْهُ فَاجْتَنِبُوهُ، وَمَا أَمَرْتُكُمْ بِهِ فَافْعَلُوا مِنْهُ مَا اسْتَطَعْتُمْ، فَإِنَّمَا أَهْلَكَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ كَثْرَةُ مَسَائِلِهِمْ، وَاخْتِلَافُهُمْ عَلَى أَنْبِيَائِهِمْ».
Ebû Hureyre Abdurrahman b. Sahr -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Ben, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'i şöyle buyururken işittim: «Size herhangi bir şeyi yasakladığım zaman ondan kesinlikle sakının, bir şeyi emrettiğimde de onu, gücünüz yettiği ölçüde yerine getirin Sizden önceki ümmetleri çok soru sormaları ve peygamberlerine muhalefet etmeleri helak etti.»
Derecesi: Sahih Hadis · Kaynak: Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir
Açıklaması ve çıkarımlar
Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve sellem-, herhangi bir şeyden sakındırdığında istisnasız o şeyden kaçınmamız gerektiğini, bir şeyi de emrettiğinde onu da güç yetirebildiğimiz ölçüde yerine getirmemiz gerektiğini beyan etmiştir. Sonra da geçmiş bazı ümmetler gibi olmayalım diye bizleri uyarmıştır. Onlar, peygamberlerine çok soru sorar, bununla birlikte onlara muhalefet ederlerdi. Allah -Azze ve Celle- de değişik şekillerde onları helak edip yok etmiştir. Bizler de onlara benzemeyelim ki onların helak olduğu gibi helak olmayalım.
- Hadis, emredilenleri yapmanın, yasaklananlardan da kaçınmanın farz olduğunu açıklayan bir esastır.
- Yasak konusunda, ondan herhangi bir şeyin işlenmesine ruhsat verilmemiştir. Emir ise, güç yetirebilme şartına bağlanmıştır; çünkü terk etmek insanın elindedir, fakat emredilen fiili yapmak, o fiili gerçekleştirecek bir kudrete sahip olmayı gerektirir.
- Çok soru sormak yasaklanmıştır. Âlimler soru sormayı iki kısma ayırmışlardır: Biri; bir kimsenin emrolunduğu üzere din konusunda ihtiyaç duyulan şeyin öğrenme yönüyle olması. Bu amaçla soru sormak yapılması emredilen işlerdendir. Sahabelerin sorduğu da bu türden sorulardır. İkincisi ise; inat ve yapması gerekli olmayan bir şeyi kendi kendine gerekli kılma niyetiyle sorulan sorular olup, bu tür sorular yasaklanmıştır.
- Bu ümmet, kendisinden önceki ümmetlerde olduğu gibi, peygamberine itaatsizlikten sakındırılmıştır.
- Yasaklanan şey, azını da çoğunu da kapsar; çünkü ondan sakınmak, ancak azından da çoğundan da sakınmakla mümkün olur. Örneğin; Yüce Allah, bize faizi haram kılmıştır. Bu yasak faizin azını da çoğunu da kapsamaktadır.
- Harama götüren sebepleri terk etmek gerekir; çünkü bu da kaçınmak anlamına gelmektedir.
- Bir kimse, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in bir emrini duyduğunda, farz mıdır, müstehap mıdır diye sormamalıdır. Aksine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in «O halde gücünüz yettiği kadarını yapın.» sözüne binaen hemen o işi yapmalıdır.
- Özellikle de bilgisine ulaşılması kolay olmayan —gaybî meseleler, kıyamet gününün halleri gibi— konularda çok fazla soru sormak helak olma sebebidir. Bu konularda çok soru sormayın ki helak olmayasınız ve kendinizi gereksiz derinliklere kaptırmayasınız.
3 Muhammed’in canı elinde olan zata yemin olsun ki; bu ümmetten Yahudi veya Hristiyan herhangi bir kimse beni duyar da, sonra benimle gönderilen dine iman etmeden ölürse, mutlaka Cehennem ashabından olur!
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رضي الله عنه عَنْ رَسُولِ اللهِ صلى الله عليه وسلم أنه قال: «وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ لَا يَسْمَعُ بِي أَحَدٌ مِنْ هَذِهِ الْأُمَّةِ يَهُودِيٌّ وَلَا نَصْرَانِيٌّ، ثُمَّ يَمُوتُ وَلَمْ يُؤْمِنْ بِالَّذِي أُرْسِلْتُ بِهِ إِلَّا كَانَ مِنْ أَصْحَابِ النَّارِ».
Ebû Hureyre -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Muhammed’in canı elinde olan zata yemin olsun ki; bu ümmetten Yahudi veya Hristiyan herhangi bir kimse beni duyar da, sonra benimle gönderilen dine iman etmeden ölürse, mutlaka Cehennem ashabından olur!»
Derecesi: Sahih Hadis · Kaynak: Müslim rivayet etmiştir
Açıklaması ve çıkarımlar
Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- Allah Teâlâ adına yemin ederek, bu ümmetten Yahudi, Hristiyan ya da bunlar dışında herhangi birisine Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in daveti ulaşır da sonra gönderilen bu dine iman etmeden ölürse, Cehennem ashabından olur ve orada ebedi kalacaktır.
- Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-'in mesajı bütün insanlığa gelmiştir. Ona tabi olmak gerekir. Ona verilen din ile geçmiş bütün dinler nesih edilmiştir.
- Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-'i inkâr eden kimsenin diğer peygamberlere inandığını iddia etmesi ona fayda sağlamaz.
- Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-'i tanımayan, İslam daveti kendisine ulaşmayan kimse mazurdur. Ahiretteki durumu Allah Teâlâ'ya kalmıştır.
- Can boğaza gelip dayanmadığı sürece şiddetli hastalık da olsa, ölüm yakında olsa İslam dini fayda sağlar.
- Yahudi ve Hristiyanlar da dahil olmak üzere kâfirlerin dinini doğru görmek küfürdür.
- Hadiste Yahudi ve Hristiyan zikredilerek diğerlerine bir uyarıda bulunulmuştur. Çünkü Yahudi ve Hristiyanlara kitap gönderilmiştir. Onların durumu bu ise kendilerine kitap verilmeyen kâfirlerin durumu daha tehlikelidir. Bundan dolayı bütün bu kâfirlerin Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-'in dinine girmeli ve ona itaat etmelidir.
4 Herhangi bir konuyu size emredip yasaklamadığım sürece, siz de beni kendi halime bırakınız. Sizden önceki ümmetleri çok sual sormaları ve peygamberlerine karşı münakaşaya dalmaları helak etti
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رضي الله عنه عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ: «دَعُونِي مَا تَرَكْتُكُمْ، إِنَّمَا هَلَكَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ بِسُؤَالِهِمْ وَاخْتِلَافِهِمْ عَلَى أَنْبِيَائِهِمْ، فَإِذَا نَهَيْتُكُمْ عَنْ شَيْءٍ فَاجْتَنِبُوهُ، وَإِذَا أَمَرْتُكُمْ بِأَمْرٍ فَأْتُوا مِنْهُ مَا اسْتَطَعْتُمْ».
Ebû Hureyre -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur. «Herhangi bir konuyu size emredip yasaklamadığım sürece, siz de beni kendi halime bırakınız. Sizden önceki ümmetleri çok sual sormaları ve peygamberlerine karşı münakaşaya dalmaları helak etti. Size herhangi bir şeyi yasakladığım zaman ondan kesinlikle sakınınız, bir şeyi emrettiğimde de onu, gücünüz yettiği ölçüde yerine getiriniz.»
Derecesi: Sahih Hadis · Kaynak: Muttefekun aleyh
Açıklaması ve çıkarımlar
Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- fıkhî hükümlerin üç kısma ayrıldığını bildirmiştir: Sessiz kalınanlar, yasaklar ve emirler. Birincisine gelince: Şeriatın herhangi bir konuda sessiz kalmasıdır. Zira herhangi bir konuda hüküm olmayabilir ve eşyalarla ilgili temel prensip, farz olmamasıdır. Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-'in döneminde, henüz gerçekleşmemiş bir şey hakkında soru sormaktan kaçınılması gerekirdi; çünkü böyle bir soru üzerine o konuda bir farz ya da haram hükmü inebilirdi. Çünkü Yüce Allah, o şeyi kullarına olan merhameti sebebiyle hükümsüz bırakmıştır. Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-'in vefatından sonra ise, dinle ilgili ihtiyaç duyulan konularda fetva veya bilgi edinme amacıyla soru sormak caiz, hatta teşvik edilmiştir. Ancak bu sorular, gereksiz zorluk veya inat uğruna sorulursa, işte bu durumda soruyu sormaktan kaçınılması gerektiği bu hadiste ifade edilmiştir. Zira bu durum, İsrailoğulları’nın başına geldiği gibi sonuçlanabilir. Onlara bir inek kesmeleri emredilmişti; herhangi bir inek kesselerdi bu emri yerine getirmiş olacaklardı, fakat işi zorlaştırdılar ve bu yüzden kendilerine de iş zorlaştırıldı. İkincisi: Yasaklardır; yasakları terk eden sevap kazanır, yapan da cezalandırılır. Dolayısıyla yasaklanan şeylerin hepsinden kaçınılmalıdır. Üçüncüsü: Emirler; yerine getiren mükâfatlandırılır, terk eden ise cezalandırılır. Dolayısıyla emredilenlerden mümkün olduğu kadarı yapılmalıdır.
- En önemli olana ve ihtiyaç duyulana odaklanmalı, ihtiyaç olmayanı hemen bırakmalı, olmamış olanı sormakla meşgul olunmamalıdır.
- İşleri karmaşıklaştıracak ve birçok anlaşmazlığa yol açacak şüphelere kapı açacak sorular sormak haramdır.
- Tüm yasakların terk edilmesi emredilmiştir. Çünkü yasaklanan şeyi bırakmanın hiçbir zorluğu yoktur ve bu nedenle genel olarak yasaklanmıştır.
- Yapılması istenilen şeyi mümkün olduğu ölçüde yapmak emredilmiştir. Çünkü emredilen şey sebebiyle bir zorluk gelebilir ya da insan onu yapmakta aciz kalabilir. Bu yüzden mümkün olduğu kadar yapılması emredilmiştir.
- Çok soru sormak yasaklanmıştır. Âlimler soru sormayı iki kısma ayırmışlardır: Biri; bir kimsenin emrolunduğu üzere din konusunda ihtiyaç duyulan şeyin öğrenme yönüyle olması. Bu amaçla soru sormak yapılması emredilen işlerdendir. Sahabelerin sorduğu da bu türden sorulardır. İkincisi ise; inat ve yapması gerekli olmayan bir şeyi kendi kendine gerekli kılma niyetiyle sorulan sorular olup, bu tür sorular yasaklanmıştır.
- Bu ümmet, kendisinden önceki ümmetlerde olduğu gibi, peygamberine itaatsizlikten sakındırılmıştır.
- Gerekli olmayan şeyleri çokça sormak ve peygamberlere karşı gelmek helak olma sebebidir. Özellikle, sadece Allah’ın bilebileceği gaybî meseleler ve kıyamet günüyle ilgili durumlar gibi ulaşılması imkansız konularda sorular sormak tehlikelidir.
- Zor konularda soru sormaktan sakınılması gerektiği belirtilmiştir. El-Evzaî -rahimehullah- şöyle demiştir: "Allah, kulunun ilmindeki bereketi almak istediğinde, onun diline karışıklık verir. Gerçekten ben, onları en az bilgiye sahip insanlar olarak gördüm." İbn Vehb de şöyle demiştir: Mâlik -rahimehullah-'ı şöyle derken işittim: İlimde tartışmak, insanın kalbinden ilmin nurunu alıp götürür.'"
5 Ümmetimin hepsi Cennet'e girecektir, yüz çeviren müstesna!
عن أبي هريرة رضي الله عنه أن رسول الله صلى الله عليه وسلم قال: «كُلُّ أُمَّتِي يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ إِلَّا مَنْ أَبَى»، قَالُوا: يَا رَسُولَ اللهِ، وَمَنْ يَأْبَى؟ قَالَ: «مَنْ أَطَاعَنِي دَخَلَ الْجَنَّةَ، وَمَنْ عَصَانِي فَقَدْ أَبَى».
Ebû Hureyre -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Ümmetimin hepsi Cennet'e girecektir, yüz çeviren müstesna!» Orada bulunanlar; “Ey Allah'ın Rasûlü! Yüz çeviren kimdir?” diye sorunca, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Bana itaat eden Cennet'e girer. Bana isyan eden yüz çevirmiş demektir.» diye cevap vermiştir.
Derecesi: Sahih Hadis · Kaynak: Buhârî rivayet etmiştir
Açıklaması ve çıkarımlar
Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- reddedenler dışında ümmetinin hepsinin Cennet'e gireceğini haber vermiştir. Bunun üzerine sahabeler -radıyallahu anhum-: "Ey Allah'ın Rasûlü kim bundan reddeder ki?" diye sordular. Peygamber Efendimiz -aleyhisselam- da şöyle cevap verdi: «Bana tabi olan ve itaat eden kimse Cennet'e gider, isyan edip dinin emir ve yasaklarına boyun eğmeyen kimse de kötü amellerinden dolayı Cennet'e girmekten imtina eder.»
- Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e itaat etmek Yüce Allah'a itaat, onun emir ve yasaklarını yerine getirmeyip isyan etmek Yüce Allah'a isyan etmektir.
- Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'e itaat etmek Cennet'e, isyan etmek ise Cehennem'e götürür.
- Allah'a ve Rasûlüne isyan edenler dışında bu ümmetin itaatkâr olanlarının hepsi Cennet'e girmekle müjdelenmiştir.
- Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in ümmetine olan şefkati ve onların hidayeti için elinden geleni yapması ifade edilmiştir.
6 İslam dini beş esas üzerine bina edilmiştir
عَنْ عَبْدِ اللهِ بنِ عُمَر رضي الله عنهما قال: قال رسولُ الله صلى الله عليه وسلم: «بُنِيَ الْإِسْلَامُ عَلَى خَمْسٍ: شَهَادَةِ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ، وَأَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ، وَإِقَامِ الصَّلَاةِ، وَإِيتَاءِ الزَّكَاةِ، وَحَجِّ الْبَيْتِ، وَصَوْمِ رَمَضَانَ».
Abdullah b. Ömer -radıyallahu anhuma-'dan rivayet edildiğine göre, Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «İslam dini beş esas üzerine bina edilmiştir: Allah'tan başka hak ilah olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın kulu ve rasûlü olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, hacca gitmek ve Ramazan orucunu tutmak.»
Derecesi: Sahih Hadis · Kaynak: Muttefekun aleyh
Açıklaması ve çıkarımlar
Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- İslam'ı sağlam bir yapıya ve bu yapıyı destekleyen beş sütuna benzetmiştir. İslam'ın diğer hususları bu binanın tamamlayıcı özellikleridir. İslam'ın şartlarından birincisi: Kelime-i şehadet; Allah'tan başka hak ilah olmadığına, Muhammed'in Allah'ın rasûlü olduğuna şahitlik etmektir. Bu iki husus biri diğerinden ayrılmayan tek bir rükündür. Kul, Allah'ın birliğini ve Allah'tan başka hiç kimsenin ibadete layık olmadığını kabul ederek ve bu sözün gereklerini yerine getirerek hareket eder, Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in risaletine iman eder ve ona tabi olarak bunu söyler. İkinci şart: Namaz kılmaktır. Bir günde farz kılınan beş vakit; sabah, öğlen, ikindi, akşam ve yatsı namazlarını şartları, rükünleri ve vaciplerini gözeterek kılmaktır. Üçüncü şart: Farz olan zekâtı vermektir. Dinin belirlediği miktara ulaşan malın hak edenlere verildiği mali bir ibadettir. Dördüncü şart: Haccetmektir. Allah -Azze ve Celle-'ye ibadet etmek kastıyla hac amellerini yerine getirmek için Mekke'ye gitmektir. Beşinci şart: Ramazan orucunu tutmaktır. İbadet kastıyla imsak vaktinden Güneşin batışına kadar yeme içme ve bunun dışındaki orucu bozan hususlardan uzak durmaktır.
- İslam'ın ilk şartındaki kelime-i tevhide şahitlik etmenin iki kısmı birbirinden ayrılmaz. Dolayısıyla biri olmadan diğeri geçerli değildir. Bundan dolayı bir şart olarak belirlenmiştir.
- Kelime-i tevhide şahitlik etmek dinin temelidir ve bunlar olmadan hiçbir söz ve amel kabul edilmez.
7 Kişinin koltuğuna oturup, benim bir hadisim kendisine ulaştığında şöyle demesi yakındır: Bizimle sizin aranızda Allah’ın kitabı vardır
عن المقدام بن معدِيْكَرِب رضي الله عنه قال: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: «أَلَا هَلْ عَسَى رَجُلٌ يَبْلُغُهُ الْحَدِيثُ عَنِّي وَهُوَ مُتَّكِئٌ عَلَى أَرِيكَتِهِ فَيَقُولُ: بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ كِتَابُ اللهِ، فَمَا وَجَدْنَا فِيهِ حَلَالًا اسْتَحْلَلْنَاهُ، وَمَا وَجَدْنَا فِيهِ حَرَامًا حَرَّمْنَاهُ، وَإِنَّ مَا حَرَّمَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَمَا حَرَّمَ اللهُ».
Mikdam b. Madikerb -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve selem- şöyle buyurmuştur: «Kişinin koltuğuna oturup, benim bir hadisim kendisine ulaştığında şöyle demesi yakındır: Bizimle sizin aranızda Allah’ın kitabı vardır. Onda helal olarak bulduğumuzu helal sayar, haram olarak bulduğumuzu da haram sayarız. Oysa (dikkat edin!) Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in haram kıldığı da Allah’ın haram kıldığı gibidir.»
Derecesi: Sahih Hadis · Kaynak: Ebû Dâvûd, Tirmizî ve İbn Mâce rivayet etmiştir
Açıklaması ve çıkarımlar
Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-, bir grubun oturduğu bir mecliste içlerinden birinin arkasına yaslanarak Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in bir hadisi kendisine ulaştığında: "Dinimizle ilgili hususlarda bizimle sizin aranızı ayıran Kur'an-ı Kerim'dir ve o bize yeter. Onda bir helal bulursak amel ederiz, onda bir haram bulursak ondan uzak dururuz." diyeceği zamanın yakın olduğunu haber vermiştir. Sonra Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- sünnetinde haram kıldığı ve yasakladığı her şeyin Allah'ın kitabında yasakladığına benzer bir hükmü olduğunu açıklamıştır. Çünkü Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-, Rabbinin kendisine haber verdiği şeyleri aktarmaktadır.
- Kur'an-ı Kerim'e hürmet edildiği gibi sünnete de hürmet edilir ve verdiği hükümler ile amel edilir.
- Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e itaat etmek Yüce Allah'a itaat etmektir, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e isyan etmek Yüce Allah'a isyan etmektir.
- Sünnetin hüccet olduğuna bir delil, sünnetleri reddeden ve inkâr edenlere bir reddiyedir.
- Sünnetten yüz çeviren ve Kur'an-ı Kerim bana yeter iddiasında bulunan kişi, hakikatte Kur'an ve sünnetten yüz çeviren, Kur'an'a uyduğu iddiasında yalancı olan kimsedir.
- Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in peygamberliğinin delillerinden birisi de; gelecekte olacak bir şeyden haber vermesidir ve haber verdiği gibi de olmuştur.
8 Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'e: "Sen bizim seyyidimizsin" dedik de, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Es-Seyyid Allah -Tebâreke ve Teâlâ-'dır.» buyurdu. Biz: Sen bizim üstünlük bakımından en faziletlimiz, (eşe, dosta iyilik elini) uzatma bakımından da en üstünümüzsün, dedik. Bunun üzerine Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Söylediğinizin hepsi bu veya buna yakın bir söz olsun. Şeytan sizi (mübalağalı övgülerde) koşturmasın!
عَن عَبدِ الله بنِ الشِّخِّير رضي الله عنه قَالَ: انْطَلَقْتُ في وَفدِ بَنِي عَامِرٍ إِلى رَسُولِ الله صلى الله عليه وسلم، فَقُلنا: أَنتَ سيّدُنَا، فقال: «السَّيدُ اللهُ»، قُلنا: وَأَفْضَلُنا فَضْلاً، وأعظَمُنا طَوْلاً، فقال: «قُولُوا بِقَولِكُم، أَو بَعضِ قولِكُم، وَلَا يَسْتَجْرِيَنَّكُم الشَّيطَانُ».
Abdullah b. eş-Şihhîr -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Âmiroğulları'nın elçileriyle birlikte (elçi olarak) Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in huzuruna gitmiştim. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'e: "Sen bizim seyyidimizsin" dedik de, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Es-Seyyid Allah -Tebâreke ve Teâlâ-'dır.» buyurdu. Biz: Sen bizim üstünlük bakımından en faziletlimiz, (eşe, dosta iyilik elini) uzatma bakımından da en üstünümüzsün, dedik. Bunun üzerine Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Söylediğinizin hepsi bu veya buna yakın bir söz olsun. Şeytan sizi (mübalağalı övgülerde) koşturmasın!»
Derecesi: Sahih Hadis · Kaynak: Ebû Dâvûd ve Ahmed rivayet etmiştir
Açıklaması ve çıkarımlar
Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'e bir grup geldi ve yanına vardıklarında, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in hoş görmediği -onu öven- bazı sözler söylediler. “Sen bizim efendimizsin” dediler. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- onlara şöyle söyledi: “Es-Seyyid, Allah’tır.” O, yaratıkları üzerinde tam bir egemenliğe sahiptir ve onlar O'nun kullarıdır. Dediler ki: Sen fazilet bakımından en hayırlımızsın; derece, şeref ve erdem bakımından en üstün olanımızsın. Biz: Sen bizim üstünlük bakımından en faziletlimiz, (eşe, dosta iyilik elini uzatan) en cömerdimiz, en üstünümüz, en yücemizsin. Daha sonra Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- onlara her zamanki sözlerini söylemelerini ve Şeytan'ın onları haram kılınmış olan şirk ve şirke sebep olacak aşırılığa ve övgüye sürüklemesin diye dile getirmiş oldukları sözlerinde tekellüften kaçınmalarını emretti.
- Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in ashabının gönüllerindeki büyük değeri ve ona olan saygıları anlatılmaktadır.
- Söz söylerken insanın kendisini gereksiz yere zorlaması yasaklanmış, konuşurken de kısa ve öz konuşması tavsiye edilmiştir.
- Tevhid inancını, ona aykırı söz ve fiillerden korumak amaçlanmıştır.
- Övgüde abartılı davranmak yasaklanmıştır. Çünkü bu Şeytan'ın giriş kapılarından birisidir.
- Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-, Âdemoğullarının efendisidir ve hadiste geçenler tevazudan ve onların bu konuda aşırıya kaçmalarından duyulan korkudandır.
9 (Ey Muhammed!) başını kaldır! Söyle, sözün dinlensin; iste ki istediğin verilsin. Şefâat dile! Sana şefâat hakkı verilsin.
عن أنس بن مالك رضي الله عنه مرفوعاً: أخبر النبي صلى الله عليه وسلم : "أنه يأتي فيسجد لربه ويحمده [لا يبدأ بالشفاعة أولا]، ثم يقال له: "ارفع رأسك وقل يُسمع، وسَلْ تُعط، واشفع تُشفَّع".
Enes b. Mâlik -radıyallahu anh-'dan merfû olarak rivayet edildiğine göre, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-; Kıyamet gününde gelip Rabbine secde edip, hamdedeceğini (direk olarak şefâat etmeyeceğini), sonra O'na: (Ey Muhammed!) başını kaldır! Söyle, sözün dinlensin; iste ki istediğin verilsin.Şefâat dile! Sana şefâat hakkı verilsin denileceğini haber vermiştir.
Derecesi: Sahih Hadis · Kaynak: Muttefekun Aleyh
Açıklaması ve çıkarımlar
Kıyamet günü Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- gelip, Allah -Azze ve Celle-'ye secde edecek ve O'na dua edecektir. Sonra Allah Teâlâ, O'na Şefâatu'l-Uzmâ'yı (en büyük şefâatı) etmesi için izin verecektir. Rabbi ona şöyle diyecektir: İste ki istediğin verilsin. Şefâat dile! Sana şefâat hakkı verilsin. Yani, isteğin makbuldür ve şefâatin de makbuldür.
10 Benden önce hiç kimseye verilmeyen beş şey bana verildi
عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ رضي الله عنهما أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: «أُعْطِيتُ خَمْسًا لَمْ يُعْطَهُنَّ أَحَدٌ قَبْلِي: نُصِرْتُ بِالرُّعْبِ مَسِيرَةَ شَهْرٍ، وَجُعِلَتْ لِي الأَرْضُ مَسْجِدًا وَطَهُورًا، فَأَيُّمَا رَجُلٍ مِنْ أُمَّتِي أَدْرَكَتْهُ الصَّلاَةُ فَلْيُصَلِّ، وَأُحِلَّتْ لِي المَغَانِمُ، وَلَمْ تَحِلَّ لِأَحَدٍ قَبْلِي، وَأُعْطِيتُ الشَّفَاعَةَ، وَكَانَ النَّبِيُّ يُبْعَثُ إِلَى قَوْمِهِ خَاصَّةً وَبُعِثْتُ إِلَى النَّاسِ عَامَّةً».
Câbir b. Abdullah -radıyallahu anhumâ-'dan rivayet edildiğine göre Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Benden önce hiç kimseye verilmeyen beş şey bana verildi: Bir aylık mesafe kadar (uzaktaki düşmanın kalbine) korku salmakla bana yardım edildi. Yeryüzü benim için mescit ve temiz kılındı; bu sebeple ümmetimden kim nerede namaz vakti girerse orada namazını kılsın. Ganimetler bana helâl kılındı; benden önce hiç kimseye helâl kılınmamıştı. Bana şefaat etme yetkisi verildi. Daha önce her peygamber özellikle kendi kavmine gönderiliyordu. Ben ise bütün insanlara gönderildim.»
Derecesi: Sahih Hadis · Kaynak: Muttefekun aleyh
Açıklaması ve çıkarımlar
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- daha önceki hiçbir peygambere verilmeyen beş özelliği Allah'ın kendisine verdiğini bildirmiştir: Birincisi: Düşmanlarımla aramda bir aylık yol olmasına rağmen kalplerine atılan korku ile desteklendim. İkincisi: Nerede olursak olalım namaz kılmamız için yeryüzü bize mescit ve suyun olmadığı zamanlarda toprak bizim için temiz ve temizleyici kılındı. Üçüncüsü: Savaş ganimetleri bize helal kılındı. Ganimetler, Müslümanların kâfirlerle yaptıkları savaşta aldıkları mallardır. Dördüncüsü: Kıyamet Günü'nün dehşetinden insanları kurtarmam için bana en büyük şefaat verildi. Beşincisi: Ben, sadece kendi kavimlerine gönderilmiş olan peygamberlerden farklı olarak, insan ve cin olmak üzere tüm yaratılmışa gönderildim.
- Kulun; Allah'ın kendisine olan nimetlerini sayması, bunları haber vermesi ve Allah'a şükretmesinin meşru oluşu anlatılmıştır.
- Allah -Azze ve Celle- bu ümmete ve Peygamberine bu özellikleri lütfetmiştir.
- Kişi, namazı, hangi hâlde olursa olsun vaktinde kılması farzdır; namazın şartlarından, rükünlerinden ve vaciplerinden gücü yettiğini yerine getirir.
- Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'e diğer peygamberlerden ayrı olarak kendisine has çeşitli şefaat hakkı verilmiştir. Bunlardan biri, insanlar arasında hükmün verilmesi için yapacağı şefaattir. Bir diğeri, Cennet ehlinin Cennete girmesi için yapacağı şefaattir. Bir diğeri de, amcası Ebû Talib'e özel olan Cehennem'den çıkması için değil Cehennem azabının azaltılması hususunda yapacağı şefaattir. Çünkü o, kâfir olarak ölmüştür.
- Bu hadiste zikredilmeyen, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'e has daha birçok özellik vardır. Bunlardan bazıları şunlardır: Kendisine Cevâmiu'l Kelim (veciz konuşma özelliği) verilmiştir, peygamberlerin sonuncusudur, onunla sona ermiştir, saflarımızın meleklerin safları gibi yapılması ona verilmiş özelliklerdendir ve bunlar gibi daha birçok özellikleri vardır.
11 Üzerine Güneş doğan en hayırlı gün cuma günüdür
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رضي الله عنه أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: «خَيْرُ يَوْمٍ طَلَعَتْ عَلَيْهِ الشَّمْسُ يَوْمُ الْجُمُعَةِ، فِيهِ خُلِقَ آدَمُ، وَفِيهِ أُدْخِلَ الْجَنَّةَ، وَفِيهِ أُخْرِجَ مِنْهَا، وَلَا تَقُومُ السَّاعَةُ إِلَّا فِي يَوْمِ الْجُمُعَةِ».
Ebû Hureyre -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur. «Üzerine Güneş doğan en hayırlı gün cuma günüdür. Zira Adem o gün yaratılmış, o gün Cennet'e koyulmuş ve o gün Cennet'ten çıkarılmıştır. Kıyamet de ancak cuma günü kopacaktır.»
Derecesi: Sahih Hadis · Kaynak: Müslim rivayet etmiştir
Açıklaması ve çıkarımlar
Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- Güneş'in doğduğu en hayırlı günün cuma olduğunu bildirmektedir. O günün özelliklerinden biri de şudur: Allah, Adem -aleyhisselam-'ı o gün yarattı, onu o gün Cennet'e koydu ve o gün onu Cennet'ten çıkarıp yeryüzüne indirdi. Kıyamet ancak cuma günü kopacaktır.
- Cuma gününün, haftanın diğer günlerine olan üstünlüğü ifade edilmiştir.
- Cuma günü çokça salih amel işlemek, Allah Teâlâ'nın rahmetini kazanmak ve O'nun gazabına uğramamak için hazırlık yapmak teşvik edilmiştir.
- Hadislerde cuma gününün zikredilen bu özelliklerinin, cuma gününün faziletinden bahsetmediği söylenmiştir. Çünkü Adem'in Cennet'ten çıkarılması ve kıyametin kopuşu bir fazilet sayılmaz. Şöyle de denilmiştir: Öyle ki; bunların hepsi birer fazilettir ve Adem'in Cennet'ten çıkışı, rasûllerden, nebilerden ve salihlerden olan zürriyetin var olmasına sebeptir. Kıyametin kopuşu, takva sahiplerine verilecek mükâfatın hızlandırılmasına ve Allah'ın kendileri için hazırladığı ikramlara, şereflere kavuşmalarına sebeptir.
- Bu rivayette belirtilenlerin dışında cuma gününün diğer özellikleri de bulunmaktadır. Bunlar arasında şunlar zikredilebilir: Adem -aleyhisselâm-'ın tövbesin kabul edilmesi, ruhunun kabzedilmesi ve o günde bir zaman vardır ki; Mümin bir kul, dua ederek Allah'tan bir şey ister ve o vakitte dua ederse mutlaka Allah o kula istediğini verir.
- Bir yıl içindeki en hayırlı gün Arafat Günü'dür. En hayırlı günün Kurban Bayramı günü olduğu da söylenmiştir. Haftanın en hayırlı günü cuma günü, senenin en hayırlı gecesi ise Kadir Gecesi'dir.
12 ‘’Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- vefat ettiği sırada evimde, rafta bulunan bir miktar arpadan başka, bir canlının yiyebileceği hiçbir şey yoktu. Ben, bir müddet ondan yedim. Uzun bir süre (geçmesine rağmen tükenmediğini görünce) onu tarttım. Tartınca da tükendi.’’
عن عائشة رضي الله عنها قالت: تُوُفِّيَ رسول الله صلى الله عليه وسلم وما في بيتي من شيء يَأكُلُهُ ذُو كَبدٍ إلا شَطْرُ شَعير في رَفٍّ لي، فأكَلتُ منه حتى طال عليَّ، فَكِلْتُهُ فَفَنِيَ.
Âişe -radıyallahu anha-’dan, şöyle dediği rivayet edilmiştir;‘’Rasûlullah –sallallahu aleyhi ve sellem- vefat ettiği sırada evimde, rafta bulunan bir miktar arpadan başka, bir canlının yiyeceği hiçbir şey yoktu. Ben, bir müddet ondan yedim. Uzun bir süre (geçmesine rağmen tükenmediğini görünce) onu tarttım. Tartınca da tükendi.’’
Derecesi: Sahih Hadis · Kaynak: Muttefekun Aleyh
Açıklaması ve çıkarımlar
Âişe –radıyallahu anha- Peygamber –sallallahu aleyhi ve sellem- vefat ettiği zaman evinde biraz arpanın olduğunu haber vermiştir. Belli bir zaman Peygamber –sallallahu aleyhi ve sellem-’in bıraktığı arpadan yemeye devam ediyordu, arpayı tartınca bitti.
13 Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- yüksek bir yerden Medine evleri arasından yükselen köşklere baktı da: «Benim görmekte olduğum fitneleri sizler görebiliyor musunuz?» diye buyurdu. Sahâbîler: "Hayır!" dediler. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Şüphesiz ben, yağmur damlası gibi evlerinizin aralarına dökülen fitneleri görüyorum.» buyurdu.
عن أسامة بن زيد رضي الله عنهما قال: أشرفَ النبيُّ صلى الله عليه وسلم على أُطُم من آطام المدينة، فقال: «هل ترون ما أرى؟» قالوا: لا، قال: «فإنِّي لأرى الفتنَ تقع خِلال بيوتكم كوَقْع القَطْر».
Usame b. Zeyd -radıyallahu anhumâ-'dan rivayet edildiğine göre o, şöyle demiştir: Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- yüksek bir yerden Medine evleri arasından yükselen köşklere baktı da: «Benim görmekte olduğum fitneleri sizler görebiliyor musunuz?» buyurdu. Sahâbîler: "Hayır!" dediler. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Şüphesiz ben, yağmur damlası gibi evlerinizin aralarına dökülen fitneleri görüyorum.» buyurdu.
Derecesi: Sahih Hadis · Kaynak: Muttefekun Aleyh
Açıklaması ve çıkarımlar
Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-, yüksek bir yerden Medine evleri arasında yükselen yapılara baktı ve ashabına benim görmekte olduğumu siz de görüyor musunuz? Şüphesiz ben, yağmur şiddetli bir şekilde yağdığı gibi evlerinizin aralarına dökülen fitneleri görüyorum, dedi. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-, bu hadiste Osman -radıyallahu anh-'ın öldürülmesi, Harra Olayı gibi Medine'de vukû bulacak savaş ve fitnelere işaret etmektedir.
14 Canım elinde olana yemin olsun ki, yakın bir zamanda İbn Meryem size adil bir idareci, doğru bir imam olarak inecek, haçı kıracak, domuzu öldürecek ve cizye koyacaktır. Mal o kadar çoğalacak ki kimse malı kabul etmeyecektir
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ، لَيُوشِكَنَّ أَنْ يَنْزِلَ فِيكُمْ ابْنُ مَرْيَمَ حَكَمًا مُقْسِطًا، فَيَكْسِرَ الصَّلِيبَ، وَيَقْتُلَ الخِنْزِيرَ، وَيَضَعَ الجِزْيَةَ، وَيَفِيضَ المَالُ حَتَّى لاَ يَقْبَلَهُ أَحَدٌ».
Ebû Hureyre -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Canım elinde olana yemin olsun ki, yakın bir zamanda İbn Meryem size adil bir idareci, doğru bir imam olarak inecek, haçı kıracak, domuzu öldürecek ve cizye koyacaktır. Mal o kadar çoğalacak ki kimse malı kabul etmeyecektir.»
Derecesi: Sahih Hadis · Kaynak: Muttefekun aleyh
Açıklaması ve çıkarımlar
Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- Meryem oğlu İsa -aleyhisselam-'ın Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'in şeriatı üzerine insanlar arasında adil bir şekilde hükmetmek için inmesinin yakın olduğu adına yemin etmiştir, İsa -aleyhisselam- Hristiyanların tazim ettikleri haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi koyacak ve insanların İslam'a girmelerini için onları teşvik edecektir, mal o kadar bol olacaktır ki, kimse kabul etmeyecektir. Bu da malın çok olması, insanlar elinde olanla yetinmesi, bereketin inmesi ve hayırların peş peşe gelmesinden dolayıdır.
- Ahir zamanda İsa -aleyhisselam-'ın ineceği ispat edilmiş ve bunun kıyamet alametlerinden olduğu ifade edilmiştir.
- Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-'in şeriatını başka bir din geçersiz kılmayacaktır.
- Ahir zamanda mallar bereketlenecek, insanların mala karşı aşırı ilgisi kalmayacaktır.
- Ahir zamanda İsa -aleyhisselam-'ın İslam dini ile hükmedeceği ve o zamana kadar bu dinin bulunacağı müjdesi verilmiştir.
15 Ben, Bekir oğlu Sa'd kabilesinden Dımâm b. Sa'lebe’yim." dedi
عن أَنَسَ بْنَ مَالِكٍ رضي الله عنه قال: بينما نحن جلوس مع النبي صلى الله عليه وسلم في المسجد دخل رجل على جمل، فأناخه في المسجد ثم عقله، ثم قال لهم: أيكم محمد؟ والنبي صلى الله عليه وسلم متكئ بين ظهرانيهم، فقلنا: هذا الرجل الأبيض المتكئ. فقال له الرجل: يا ابن عبد المطلب فقال له النبي صلى الله عليه وسلم: «قد أجبتك». فقال الرجل للنبي صلى الله عليه وسلم: إني سائلك فمشدد عليك في المسألة، فلا تجد علي في نفسك؟ فقال: «سل عما بدا لك» فقال: أسألك بربك ورب من قبلك، آلله أرسلك إلى الناس كلهم؟ فقال: «اللهم نعم». قال: أنشدك بالله، آلله أمرك أن نصلي الصلوات الخمس في اليوم والليلة؟ قال: «اللهم نعم». قال: أنشدك بالله، آلله أمرك أن نصوم هذا الشهر من السنة؟ قال: «اللهم نعم». قال: أنشدك بالله، آلله أمرك أن تأخذ هذه الصدقة من أغنيائنا فتقسمها على فقرائنا؟ فقال النبي صلى الله عليه وسلم: «اللهم نعم». فقال الرجل: آمنت بما جئت به، وأنا رسول من ورائي من قومي، وأنا ضمام بن ثعلبة أخو بني سعد بن بكر.
Enes b. Mâlik -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Bir defasında Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte mescitte oturduğumuz esnada deve üstünde biri gelip devesini mescidin kapısında çökerttikten sonra bağladı. Sonra orada oturanlara: "Hanginiz Muhammed?" diye sordu. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- ashabı arasında dayanmış oturuyordu. Biz de, "İşte dayanmış olan şu beyaz zattır." dedik. Adam, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'e: "Ey Abdulmuttalib’in oğlu!" dedi. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- adama, «Seni dinliyorum.» dedi. Adam, "Ben sana bazı şeyler soracağım, ancak sorularım biraz sert ve ağır olacak, gönlün benden incinmesin!" dedi. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Aklına geleni sor!» diye buyurdu. Adam, "Senin ve senden öncekilerin Rabbi adına söyle, bütün insanlara seni Yüce Allah mı gönderdi?" dedi. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Allah'a yemin olsun ki evet.» diye buyurdu. "Allah adına söyle, bir gün bir gece içinde beş vakit namaz kılmayı sana Allah mı emretti?" dedi. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Evet.» diye buyurdu. Adam: "Allah adına söyle, senenin şu belirli ayında (Ramazan) oruç tutmayı sana Allah mı emretti?" dedi. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Allah'a yemin olsun ki evet.» diye buyurdu. Adam: "Allah adına, şu belirli sadakayı (zekâtı) zenginlerimizden alıp fakirlerimize dağıtmayı sana Allah mı emretti?" dedi. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Allah'a yemin olsun ki evet.» diye buyurdu. Adam, "Sen ne getirdiysen ben ona iman ettim ve ben kavmimin geride kalanlarının da elçisiyim, dedi. Ben, Bekir oğlu Sa'd kabilesinden Dımâm b. Sa'lebe’yim." dedi.
Derecesi: Sahih Hadis · Kaynak: Muttefekun aleyh
Açıklaması ve çıkarımlar
Enes b. Mâlik radıyallahu anh- bir defasında Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte mescitte oturdukları esnada devesinin üzerinde bir adamın gelip mescidin kapısında devesini çökerttikten sonra bağladığını, sonra mescitte oturanlara: "Hanginiz Muhammed?" diye sorduğunu, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in ashabı arasında dayanmış bir şekilde oturduğunu, kendilerinin de; "İşte dayanmış olan şu beyaz zattır." dediklerini, adamın, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'e: Ey Abdulmuttalib’in oğlu!» dediğini, bunun üzerine Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in adama, «Seni dinliyorum, dilediğini sor cevap vereceğim.» dediğini, adamın da Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'e, "Ben sana bazı şeyler soracağım, ancak sorularım biraz sert ve ağır olacak, gönlün benden incinmesin!" dediğini, yani bu sorularım karşısında bana kızma ve sana sıkıntı vermesin, bunun üzerine Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in adama, «Dilediğini sor.» dediğini, adamın da, "Senin ve senden öncekilerin Rabbi adına sana soruyorum, bütün insanlara seni Yüce Allah mı gönderdi?" dediğini, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in de doğru söylediğini vurgulamak için «Allah'a yemin ederim ki evet.» diye buyurduğunu, adamın da; "Allah adına söyle, bir gün bir gece içinde beş vakit namaz kılmamızı sana Allah mı emretti?" diye sorduğunu, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in de; «Allah'a yemin olsun ki evet.» diye buyurduğunu, adamın da; "Allah adına söyle, senenin belirli bir ayında ramazanda oruç tutmayı sana Allah mı emretti?" dediğini, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in de; «Allah'a yemin olsun ki evet.» diye buyurduğunu, adamın da; "Allah adına, şu belirli sadakayı; zekâtı zenginlerimizden alıp fakirlerimize dağıtmayı sana Allah mı emretti?" dediğini, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in de; «Allah'a yemin olsun ki evet.» diye buyurduğunu, bunun üzerine de Dımâm b. Sa'lebe’'nin Müslüman olduğunu haber vermiştir. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- onun kavmini İslam'a davet edeceğini haber vermiştir. Sonra bu sahabe kendisini Bekir oğlu Sa'd kabilesinden Dımâm b. Sa'lebe olarak tanıtmıştır.
- Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in mütevaziliği ifade edilmiştir. Çünkü adam kendisi ile ashabını birbirinden ayırt edememiştir.
- Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in güzel ahlakı, soru soran kimseye karşı şefkati ifade edilmiştir. Zira sorulan sorulara güzel cevap vermek İslam'ın kabul edilmesine bir sebeptir.
- Bir kişinin hoş gördüğü takdirde beyaz ve buğday tenli olmak, uzun ya da kısa olmak gibi kusur ifade etmeyen özellikler ile tanıtılması caizdir.
- Kâfirin bir ihtiyaç için camiye girmesi caizdir.
- Hadiste hac ibadeti zikredilmemiştir. Çünkü bu adamın geldiği zamanda farz kılınmamış olabilir.
- Sahabeler insanları İslam'a davet etmeye hırslı olan kimselerdi. Bundan dolayı bu sahabe Müslüman olur olmaz, kavmini İslam'a davet etmek istedi.
16 Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e kırk yaşında iken ilk vahiy indirildi
عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهُمَا قَالَ: أُنْزِلَ عَلَى رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَهُوَ ابْنُ أَرْبَعِينَ، فَمَكَثَ بِمَكَّةَ ثَلَاثَ عَشْرَةَ سَنَةً، ثُمَّ أُمِرَ بِالْهِجْرَةِ، فَهَاجَرَ إِلَى الْمَدِينَةِ، فَمَكَثَ بِهَا عَشْرَ سِنِينَ، ثُمَّ تُوُفِّيَ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ.
İbn Abbâs -radıyallahu anhuma-'dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e kırk yaşında iken ilk vahiy indirildi. Bundan sonra on üç sene Mekke'de kaldı ve sonra hicret etmekle emrolundu. Medine'ye hicret etti ve orada on sene yaşadı sonra da vefat etti.
Derecesi: Sahih Hadis · Kaynak: Muttefekun aleyh
Açıklaması ve çıkarımlar
İbn Abbâs -radıyallahu anhuma-, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e kırk yaşında ilk vahiy indiğini ve peygamberlik vazifesi verildiğini, ilk inen vahiyden sonra on üç sene Mekke'de yaşadığını, sonrasında Medine'ye hicret etmesi emredildiğini, orada da on sene yaşadığını ve altmış üç yaşında vefat ettiğini haber vermiştir.
- Sahabeler, Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in hayatına önem vermiştir.
17 Yaz, nefsim elinde olan Allah'a yemin olsun ki, bu ağızdan hak olandan başkası çıkmaz
عن عبدِ الله بن عمرو رضي الله عنهما قال: كنتُ أكتبُ كلَّ شيءٍ أسمعُه من رسولِ الله صلَّى الله عليه وسلم أُريدُ حفْظَه، فنهتْني قريشٌ، وقالوا: أتكْتبُ كلَّ شيءٍ تَسمَعُه من رسول الله صلَّى الله عليه وسلم، ورسولُ الله صلَّى الله عليه وسلم بَشَرٌ يتكلَّمُ في الغضَبِ والرِّضا؟ فأمسَكتُ عن الكتاب، فذكرتُ ذلك لرسول الله صلَّى الله عليه وسلم، فأومأ بإصبَعِه إلى فيه، فقال: «اكتُبْ، فوالذي نفسي بيدِه، ما يَخرُجُ منه إلا حقٌّ».
Abdullah b. Amr -radıyallahu anhuma-'dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'den duyduğum, ezberlemek istediğim her şeyi yazıyordum. Kureyş bana yazmamı yasakladı ve şöyle dedi: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'den her duyduğun şeyi yazıyorsun musun?! Halbuki o da bir beşerdir, sakin ve öfkeli anında konuşur. Ben de yazmayı bıraktım. Sonra bunu Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e anlattım: Parmağı ile ağzını işaret ederek şöyle buyurdu: «Yaz, nefsim elinde olan Allah'a yemin olsun ki, bu ağızdan hak olandan başkası çıkmaz.»
Derecesi: Sahih Hadis · Kaynak: Ebû Dâvûd rivayet etmiştir
Açıklaması ve çıkarımlar
Abdullah b. Amr -radıyallahu anhuma- şöyle demiştir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'den duyduğum her şeyi yazıyordum ki, yazdıklarımı kolay ezberleyeyim. Kureyşli bazı kimseler bunu yapmamı bana yasakladı. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bir beşerdir, sakin ve öfkeli anında konuşur ve hata edebilir dediler. Bunu duyunca ben de yazmayı bıraktım. Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-'e onların dediği şeyi haber verdiğimde, parmağı ile ağzını işaret ederek şöyle dedi: Yaz, nefsim elinde olan Allah'a yemin olsun ki, her durumda kızgın olduğumda da sakin olduğumda da ağzımdan sadece hak söz çıkar. Allah Teâlâ, peygamberi hakkında şöyle buyurmuştur: {O kendi hevasından konuşmaz. Ancak kendisine vahyedileni söyler.} [Necm Suresi: 3-4].
- Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- ister sakin olsun, ister öfkeli olsun, Allah -Azze ve Celle-'den tebliğ ettiği şeylerde masumdur.
- Sahabeler -radıyallahu anhum- sünneti ezberleme ve aktarma hususunda hırslı oldukları aktarılmıştır.
- Bir şeyi vurgulamak gibi yemin etmeyi gerektirmeyen şeyler hakkında yemin etmek caizdir.
- İlmin korunmasındaki en büyük sebeplerden birisi de yazılmasıdır.
18 «O halde siz benden Arap kabilelerini soruyorsunuz. (Bilin ki) Câhiliye döneminde hayırlı (şerefli) olanlar, şayet dînî hükümleri iyice hazmederlerse İslâmiyet devrinde de hayırlıdırlar.»
عن أبي هريرة رضي الله عنه قال: قِيلَ: يا رسُول الله، مَن أَكرم النَّاس، قال: اتقاهم، فقالوا: لَيس عن هذا نَسأُلُك، قال: «فَيُوسُفُ نَبِيُّ الله ابنُ نَبِيِّ الله ابنِ نَبِيِّ الله ابنِ خَلِيلِ اللهِ» قالوا: لَيس عَن هذا نَسأَلُك، قال: «فعَن مَعَادِن العَرَب تسأَلُوني؟ خِيَارُهُم في الجاهِليَّة خِيَارُهُم في الإِسلام إذا فَقُهُوا».
Ebû Hureyre -radıyallahu anh-'dan merfû olarak rivayet edildiğine göre şöyle dedi: Bazı insanlar Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e: "Ey Allah’ın Rasûlü! İnsanların en hayırlısı, şereflisi kimdir?" dediler. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-: «Allah’tan en çok korkanlarıdır.» buyurdu. "Ey Allah’ın Rasûlü! Biz bunu sormuyoruz", dediler. «O halde, Allah’ın halîlinin (İbrâhim'in) oğlu, Allah’ın nebisi (İshak)’ın oğlu, Allah’ın nebisi (Yakub)’un oğlu, Allah’ın nebisi Yusuf’tur» buyurdu. "Ey Allah’ın Rasûlü, biz bunu da sormuyoruz", dediler. «O halde siz benden Arap kabilelerini soruyorsunuz. (Bilin ki) Câhiliye döneminde hayırlı (şerefli) olanlar, şayet dînî hükümleri iyice hazmederlerse İslâmiyet devrinde de hayırlıdırlar.» buyurdu.
Derecesi: Sahih Hadis · Kaynak: Muttefekun Aleyh
Açıklaması ve çıkarımlar
Hadiste; nesep, asıl bakımından insanların en şereflisi cahiliye döneminde en hayırlı olanlarıdır denilmiştir. Ancak dinî hükümleri iyi bilme şartı vardır. Mesela Haşimoğulları İslam'da Kureyş'in en hayırlılarıdır. Ancak Allah'ın dinini iyi bilme, hükümlerini öğrenme şartı vardır. Eğer onlarda dinin hükümlerini öğrenme hasıl olmazsa, nesebin şerefli olması sahibine öncelik tanımaz. Şayet nesebi şerefli olursa, nesep olarak Arapların en seçkini olur. Ancak Allah'ın katında mahlûkatın en şereflisi, en hayırlısı değildir. İnsan, nesebi ile dinin hükümlerini öğrenip anlamak şartıyla şerefli olur.
19 «Kendimi rüyamda bir misvakla misvaklanırken gördüm. Derken iki adam geldi. Biri, diğerinden daha büyüktü. Ben de misvağı küçük olana verdim. Bana; büyüğe denildi. Ben de onu, büyüğe verdim.»
عن عبد الله بن عمر رضي الله عنهما أَنَّ النَّبِيَّ -صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ- قَالَ: «أراني في المنام أَتَسَوَّكُ بِسِوَاكٍ، فجاءني رجلان، أحدهما أكبر من الآخر، فَنَاوَلْتُ السِّوَاكَ الأصغرَ، فقيل لي: كَبِّرْ، فَدَفَعْتُهُ إلى الأكبر منهما».
Abdullah b. Ömer -radıyallahu anhumâ-'dan merfû olarak rivayet edildiğine göre, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Kendimi rüyamda bir misvakla misvaklanırken gördüm. Derken iki adam geldi. Biri, diğerinden daha büyüktü. Ben de misvağı küçük olana verdim. Bana; büyüğe denildi. Ben de onu, büyüğe verdim.»
Derecesi: Sahih Hadis · Kaynak: Buhârî cezm sıygasıyla muallak olarak rivayet etmiştir - Müslim rivayet etmiştir
Açıklaması ve çıkarımlar
Nebi -sallalahu aleyhi ve sellem-, rüyasında misvak kullandığını görmüş ve ona, biri diğerinden daha büyük iki adam gelmiştir. Misvağı küçük olan adama vermek istediğinde, ona, misvağı büyük olana takdim etmesi söylenmiştir. O da misvağı büyük olana vermiştir.
20 Allah, Adem -sallallahu aleyhi ve sellem-'i yarattığında kendisine: "Git, meleklerden şu oturan topluluğa selam ver, sana nasıl selam vereceklerine kulak kesil. O, senin ve neslinin selamı olacak" diye buyurdu. Adem: "Es-selamu aleykum" dedi. Melekler de: "Es-selamu aleyke ve rahmetullah" diye karşılık verdiler "ve rahmetullah" ibaresini de ilave ettiler.
عن أبي هريرة رضي الله عنه عن النبي صلى الله عليه وسلم قال: «لما خلق الله آدم صلى الله عليه وسلم قال: اذهب فَسَلِّمْ على أولئك -نَفَرٍ من الملائكة جلوس- فاستمع ما يُحَيُّونَكَ؛ فإنها تَحِيَّتُكَ وتحية ذُرِّيتِكَ. فقال: السلام عليكم، فقالوا: السلام عليك ورحمة الله، فَزَادُوهُ: ورحمة الله».
Ebû Hureyre -radıyallahu anh-'dan merfû olarak rivâyet edildiğine göre Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: Allah, Adem -sallallahu aleyhi ve sellem-'i yarattığında kendisine: "Git, meleklerden şu oturan topluluğa selam ver, sana nasıl selam vereceklerine kulak kesil. O, senin ve neslinin selamı olacak" diye buyurdu. Adem: "Es-selamu aleykum" dedi. Melekler de: "Es-selamu aleyke ve rahmetullah" diye karşılık verdiler "ve rahmetullah" ibaresini de ilave ettiler.
Derecesi: Sahih Hadis · Kaynak: Muttefekun Aleyh
Açıklaması ve çıkarımlar
Hadisin manası: Allah -Azze ve Celle-, Adem'i yarattığında ona, meleklerden bir topluluğa gidip selam vermesini ve onların bu selama nasıl karşılık vereceklerine dikkat etmesini istedi. Bu, aralarında yapmış oldukları selamlaşma, onun (Adem) ve ondan sonra gelen rasullerin dinine tabi olan zürriyetinin meşru olan selamlaşmaları olacaktı. Adem: "Es-selamu aleykum" dedi. Melekler de: "Es-selamu aleyke ve rahmetullah" diye karşılık vererek "ve rahmetullah" ibaresini ilave ettiler. Bu selam verme şekli, selam verilip alındığında meşru olandır.
21 “Allahım! Sen bu kavmimi affet. Onlar cahil, bilmeyen kimselerdir.”
عن أبي عبد الرحمن عبد الله بن مسعود رضي الله عنه قال: كَأَنِّي أَنْظُر إلى رسول الله صلى الله عليه وسلم يَحْكِي نَبِيًّا من الأنبياء، صلوات الله وسلامه عليهم، ضربه قومه فَأَدْمَوْهُ، وهو يمَسحُ الدَم عن وجهِهِ، يقول: «اللهم اغفر لِقَوْمِي؛ فإنهم لا يعلمون».
Ebu Abdurrahman Abdullah b. Mesud -radıyallahu anh-'dan rivayet olunduğuna göre o şöyle demiştir: “Sanki Allah Rasulü -sallallahu aleyhi ve sellem-'i gözlerimle görüyormuş gibi hatırlıyorum. Allah’ın salat ve selamı onun üzerine olsun. Peygamberimiz Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- kendinden önce gelmiş bir peygamber hakkında bize şöyle haber verdi. "Kavmi o peygambere öyle vurdu ve bedenini kanattı ki, O ise yüzünden kan akar vaziyetteyken bile: “Allahım! Sen bu kavmimi affet. Onlar cahil, bilmeyen kimselerdir.” diye dua ederdi.
Derecesi: Sahih Hadis · Kaynak: Muttefekun Aleyh
Açıklaması ve çıkarımlar
Peygamberimiz Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- kendinden önce gelmiş bir peygamber hakkında bize şöyle haber verdi: Kendilerine gönderilmiş peygambere kavmi öyle vurup dövdü ki, yüzünden kanlar akar hale geldi. O ise buna karşılık olarak onlar için Allah’a affetmesi için dua etti. Bu davranış sabırlı ve halim olmak hususunda ulaşılacak en üstün mertebedir. Sadece onlar için dua etmekle yetinmeyip, şefkatle yaklaşarak onları mazur görme yoluna gitti. Zira onların cahil kimseler olduğunu bilmekteydi.
22 Allah Musa'ya rahmet etsin. O, bundan daha fazla eziyete uğradı, ama sabretti.
عن عبد الله بن مسعود رضي الله عنه قال: لما كان يوم حُنين آثر رسول الله صلى الله عليه وسلم ناسًا في القِسْمَة، فأعطى الأَقْرَع بن حَابِس مئة من الإبل، وأعطى عُيينة بن حِصن مثل ذلك، وأعطى نَاسًا من أشراف العَرب وآثَرَهُم يومئذ في القِسْمَة. فقال رجل: والله إن هذه قِسْمَة ما عُدل فيها، وما أُريد فيها وجه الله، فقلت: والله لأُخبرن رسول الله صلى الله عليه وسلم فأتيته فأخبرته بما قال، فتغير وجهه حتى كان كالصِّرفِ. ثم قال: «فمن يَعْدِل إذا لم يعدل الله ورسوله؟» ثم قال: «يَرحم الله موسى، قد أُوذي بأكثر من هذا فصبر». فقلت: لا جَرم لا أرفع إليه بعدها حديثًا.
Abdullah b. Mesud -radıyallahu anh-'tan rivayet edildiğine göre Huneyn Günü, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ganimet paylaşımında bazı kimselere öncelik verdi. Akra' b. Hâbis -radıyallahu anh-'a yüz deve verdi. Üyeyne b. Hısn -radıyallahu anh-'a da aynısını verdi. O gün Arapların önde gelenlerine öncelik vererek onlara ganimet paylarından verdi. Adamın biri: "Vallahi bu içinde adalet yapılmayan bir taksimat olmuştur ve bunda Allah'ın rızası da gözetilmemiştir" dedi. Ben de, "Vallahi bu sözü Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e haber vereceğim" deyip O'na geldim ve (o adamın) dediğini anlattım. Bunun üzerine Rasûllullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in yüzü öyle bir değişti ki, kırmızı boya gibi oldu ve sonra: «Allah ve Rasûlü adaletli olmamış ise, kim adaleti tatbik edebilir?» buyurup ardından; «Allah Musa -aleyhisselam-'a rahmet etsin. O'na bundan daha kötü sözlerle eziyet edildiği halde O, sabretmişti.» buyurdu. İbni Mes'ûd -radıyallahu anh- devamla der ki: "Bu olaydan sonra kesinlikle ona -bu tür- sözleri götürmeyeceğim" dedim.
Derecesi: Sahih Hadis · Kaynak: Muttefekun Aleyh
Açıklaması ve çıkarımlar
Abdullah b. Mesud -radıyallahu anh- Huneyn Gazvesi'nde olduklarını haber veriyor. Bu gazve; Mekke'nin Fethi'nden sonra Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in Tâife yaptığı gazvedir. Deve, koyun, dirhem ve dinar gibi çokça ganimetlerin elde edildiği bir gazvedir. Sonra Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- Ci'râne denilen yerde durdu. Orası da Tâif tarafında haram bölgenin bittiği yerdir. Ganimetleri bu gazveye katılanlar arasında taksim etti. Akra' b. Hâbis'e yüz deve verdi. Üyeyne b. Hısn'a yüz deve verdi. Arapların önde gelenlerine verdi. Onları İslam'a ısındırıyordu. Şayet bunların İslam'ı (müslümanlığı) verilen şeyler ve mallar sebebiyle gerçekleşir ve güzelce olursa, bunların peşinden gidenler de İslam'a gireceklerdi. O zaman kuvvet ve izzet İslam'ın idi. Ama imanları kuvvetli olanlara gelince Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- onlara imanları gereği ganimetten birşey vermedi. Bir adam Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in ganimetleri kabile reislerine ve Araplar'ın önde gelenlerine verip diğerlerine vermeyerek O'nun paylaştırmasındaki davranışını görünce şöyle dedi: Vallahi bu içinde adalet yapılmayan bir taksimat olmuştur ve hem bunda Allah rızası da gözetilmemiştir. İbn Mesud -radıyallahu anh- bu sözü duyunca hızlı bir şekilde Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in yanına gitti. Daha öncesinde ona haber vereceğine yemin etmişti. O'na bu sözü haber verince Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in kızgınlığı arttı. Yüzü değişti, katkısız kırmızı boya gibi oldu ve «Allah ve Rasûlü adaletli olmamış ise, kim adaleti tatbik edebilir?» diyerek o adamın söylediği sözü yanlış buldu. Ardından da; «Allah Musa -aleyhisselam-'a rahmet etsin. O'na bundan daha kötü sözlerle eziyet edildiği halde O, sabretmişti.» dedi. İbn Mesud -radıyallahu anh- Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in durumunu görünce şayet ben o topluluktan hoş olmayan bir söz duyarsam kesinlikle onu Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'e haber vermeyeceğim, dedi. Bu tür sözleri Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'e ve İslam'a zarar vermeyecekse, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in aşırı kızgınlığını görmesinden dolayı ona haber vermeyeceğini söylemiştir.
23 "Zekeriyya aleyhisselam marangoz idi."
عن أبي هريرة رضي الله عنه أن رسول الله صلى الله عليه وسلم قال: «كان زكريا -عليه السلام- نجَّارا».
Ebû Hureyre -radıyallahu anh-'dan merfû olarak rivâyet edildiğine göre Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: "Zekeriyya aleyhisselam marangoz idi."
Derecesi: Sahih Hadis · Kaynak: Müslim rivayet etmiştir
Açıklaması ve çıkarımlar
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bizlere bu hadiste Zekeriyya aleyhisselam’ın kazancını elde ettiği mesleğin marangozluk olduğunu haber vermektedir.
24 Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- kertenkelelerin öldürülmesini emretmiş ve şöyle buyurmuştur: “Kertenkele İbrahim -aleyhisselam-'ın ateşinin (yanması için) üflerdi.”
عن أم شريك رضي الله عنها : أن رسول الله صلى الله عليه وسلم أمرها بِقَتْلِ الأَوْزَاغِ وقال: «كان يَنْفُخُ على إبراهيم».
Ümmü Şerîk -radıyallahu anha-'dan rivayet olunduğuna göre Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- kertenkelelerin öldürülmesini emretmiş ve şöyle buyurmuştur: “Kertenkele İbrahim -aleyhisselam-'ın ateşinin (yanması için) üflerdi.”
Derecesi: Sahih Hadis · Kaynak: Muttefekun Aleyh
Açıklaması ve çıkarımlar
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- kertenkelelerin öldürülmesini emretmiş ve kertenkelenin, alevin şiddetlenerek daha kızgın hale gelmesi için ateşi üfürdüğünü haber vermiştir. Bu durum, onun, tevhid ve ihlas ehli kimselere karşı olan düşmanlığının delilidir.
25 "İsra’ya götürüldüğü gece ona, (biri şarap biri süt olmak üzere) iki kâse getirildi."
عن أبي هريرة رضي الله عنه : أنّ النبيَّ صلى الله عليه وسلم أُتِيَ لَيْلَةَ أُسْرِيَ بِهِ بِقَدَحَيْنِ مِنْ خَمْرٍ وَلَبَنٍ، فَنَظَرَ إِلَيْهمَا فَأَخَذَ اللَّبَنَ. فَقَالَ جِبريل: الحَمْدُ للهِ الَّذِي هَدَاكَ لِلفِطْرَةِ لَوْ أخَذْتَ الخَمْرَ غَوَتْ أُمَّتُكَ.
Ebu Hureyre –radıyallahu anh-’tan rivayet edildiğine göre "Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem- İsra’ya götürüldüğü gece ona, biri şarap biri süt olmak üzere iki kâse getirildi. O her ikisine de baktıktan sonra sütü aldı. Cebrail -aleyhisselam- ona: Seni fıtrata ileten Allah’a hamd olsun. Eğer şarabı almış olsaydın ümmetin de azmış olacaktı, dedi."
Derecesi: Sahih Hadis · Kaynak: Muttefekun Aleyh
Açıklaması ve çıkarımlar
Nebi- sallallahu aleyhi ve sellem-’e (iki kâse) getirildi, yani Cibril ‘’İsra’ya götürüldüğü gece ona geldi.’’ ’’Miraç gecesi, biri şarap biri süt olmak üzere iki kâse getirildi.’’ Yani biri şarapla ve diğeri sütle doluydu. ‘’her ikisine de baktı.’’ Sanki ikisinden birisini seçti. Nebi –sallallahu aleyhi ve sellem- hayırlı görerek sütü seçti. Sütü aldı ve Cebrail –aleyhisselam- seni fıtrata ileten Allah’a hamd olsun dedi. Yani İslam’ın işaretini ve dosdoğru olanı seçtin. Sütü içenler için kolay, güzel ve temiz olması nedeniyle buna bir işaret kıldı. “Sağlam/temiz bir son:’’ sütü aldığı için sağlam ve temiz bir son oldu. Eğer şarabı almış olsaydın ümmetin de azmış olacaktı, dedi. Bkz. Delilu’l-Fâlihîn (7/207), Riyâzu’s-Salihîn Şerhi (5/462).
26 Şüphesiz Allah’tan en çok sakınanınız ve Allah’ı en iyi bileniniz benim
عَنْ عَائِشَةَ أُمِّ المُؤْمِنينَ رَضِيَ اللهُ عَنْها قَالَتْ: كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِذَا أَمَرَهُمْ أَمَرَهُمْ مِنَ الأَعْمَالِ بِمَا يُطِيقُونَ، قَالُوا: إِنَّا لَسْنَا كَهَيْئَتِكَ يَا رَسُولَ اللَّهِ، إِنَّ اللَّهَ قَدْ غَفَرَ لَكَ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ، فَيَغْضَبُ حَتَّى يُعْرَفَ الغَضَبُ فِي وَجْهِهِ، ثُمَّ يَقُولُ: «إِنَّ أَتْقَاكُمْ وَأَعْلَمَكُمْ بِاللَّهِ أَنَا».
Müminlerin annesi Âişe -radıyallahu anha-'dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- onlara bir amel emrettiğinde, güçlerinin yettiği amelleri emrederdi. Onlar ise: “Biz senin durumunda değiliz, ey Allah’ın Rasûlü! Şüphesiz Allah, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamıştır.” derlerdi. Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- öfkelenir; öfkesi yüzünden belli olacak hâle gelirdi. Sonra şöyle buyururdu:«Şüphesiz Allah’tan en çok sakınanınız ve Allah’ı en iyi bileniniz benim.»
Derecesi: Sahih Hadis · Kaynak: Buhârî rivayet etmiştir
Açıklaması ve çıkarımlar
Müminlerin annesi Âişe -radıyallahu anha- şöyle haber vermektedir:Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- insanlara herhangi bir amel yapmalarını emrettiğinde, sürekli olarak yapmaya güç yetiremeyip bırakmalarından endişe ettiği için, kendilerine zor ve meşakkatli olanı değil, kolaylıkla yapabilecekleri amelleri emrederdi. Kendisi de emrettiği bu kolaylaştırıcı uygulamaya uygun şekilde amel ederdi. Fakat onlar, derecelerini yükseltmek için daha fazla amelde bulunmaları gerektiğini düşündüklerinden, Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-den kendilerine daha zor ve meşakkatli olan amelleri yüklemesini istediler. Şöyle derlerdi: “Bizim durumumuz senin durumun gibi değildir, ey Allah’ın Rasûlü! Çünkü Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamıştır.” Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- öfkelenir; öfkesi yüzünden belli olacak hâle gelirdi. Sonra şöyle buyururdu: “Şüphesiz Allah’tan en çok sakınanınız ve Allah’ı en iyi bileniniz benim. Öyleyse size emrettiğim şeyi yapın.”
- İbn Hacer -rahimehullah- şöyle demiştir: “Onlara ancak kolaylarına gelen amelleri emretmesinin sebebi, o ameli sürekli olarak yapabilmeleridir. Nitekim başka bir hadiste şöyle buyurmuştur: «Allah katında amellerin en sevimlisi, az da olsa devamlı olarak yapılanıdır.»
- Salih bir insan, salih olduğundan dolayı amel etmekten vazgeçmemelidir.
- Kişinin, övünme ve kendini büyük görme tehlikesinden emin olduğu takdirde, ihtiyaç hâlinde kendisinde bulunan faziletlerden söz etmesi câizdir.
- İbadette asıl olan; kişiyi ibadeti tamamen terk etmeye sevk edecek aşırılıklar yerine, dengeli (ölçülü) ve devamlı olmaktır.
- İbn Hacer -rahimehullah- şöyle demiştir: Kul, ibadet ve onun meyvelerinde en ileri dereceye ulaştığında, bu durum onu ibadete devam etmeye daha çok sevk eder. Çünkü nimetin devamını sağlamak ve şükretmek suretiyle onu daha da artırmak ister.
- Şer‘î emre aykırı hareket edildiğinde öfkelenmenin meşru olduğu ve anlamı kavramaya ehil, anlayışlı bir kimse anlayışta kusur ettiğinde, daha dikkatli ve uyanık olmasını teşvik etmek amacıyla onu uyarmanın meşru olduğu ifade edilmiştir.
- Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-'in ümmetine karşı şefkatli ve yumuşak davranması, dinin kolaylık üzerine kurulmuş olması ve şeriatın hanîf ve hoşgörülü olmasından dolayıdır.
- Sahabenin ibadete karşı büyük bir istek ve gayret içerisinde olmaları ve hayırları artırma arzusunda bulunmaları ifade edilmiştir.
- Şeriatın belirlediği azimet ve ruhsat sınırlarında durmak ve şeriata uygun olan daha kolay ve elverişli olanı tercih etmenin, şeriatın ruhuna/esaslarına aykırı olan daha zor ve meşakkatli olanı tercih etmekten daha faziletli olduğuna inanmak gerekir.
27 Hiçbir peygamber yoktur ki, ona insanların imanına sebep olan mucizeler verilmiş olmasın
عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «مَا مِنَ الأَنْبِيَاءِ نَبِيٌّ إِلَّا أُعْطِيَ مَا مِثْلهُ آمَنَ عَلَيْهِ البَشَرُ، وَإِنَّمَا كَانَ الَّذِي أُوتِيتُ وَحْيًا أَوْحَاهُ اللَّهُ إِلَيَّ، فَأَرْجُو أَنْ أَكُونَ أَكْثَرَهُمْ تَابِعًا يَوْمَ القِيَامَةِ».
Ebû Hureyre -radıyallahu anh-'tan rivayet edildiğine göre, o şöyle demiştir: Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Hiçbir peygamber yoktur ki, ona insanların imanına sebep olan mucizeler verilmiş olmasın. Bana verilen mucize ise, ancak bana vahyolunan bir vahiydir. Onun için Kıyamet Günü'nde ümmeti en fazla olan peygamberin ben olacağımı ümit ediyorum.»
Derecesi: Sahih Hadis · Kaynak: Muttefekun aleyh
Açıklaması ve çıkarımlar
Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: Bütün peygamberler Allah tarafından desteklenmiş ve onlara peygamberliklerinin ispatlandığı, şahit olanların doğruluğuna inanmalarını gerektiren olağanüstü işaretler ve mucizeler verilmiştir. Peygamberimiz, bu meydan okuma karşısında öyle bir yenilgiye uğrar ki, onu kendisinden uzaklaştıramaz, aksine inkâr edebilir ve inat edebilir. Aksine, Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-'in alameti ve mucizesi, Allah'ın ona vahyettiği Kur'an'dır. Çünkü Kur'an, açık ve sürekli bir mucize içerir, faydası çok geniştir ve geneldir. İçinde davet, delil ve ahiretin haberi vardır. Dolayısıyla faydası; orada bulunanlara, orada bulunmayanlara, orada bulunanlara ve orada bulunacak olanlara geneldir. Sonra şöyle dedi: Umarım Kıyamet Günü'nde en çok ümmete sahip olurum.
- Peygamberler için mucizelerin ispatı, bu da Allah Teâlâ'nın ümmetler üzerindeki rahmet ve lütfundandır.
- Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-'in mucizesinin büyüklüğünü anlatan bir ifade.
- Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-'in makamının büyüklüğünü ve diğer tüm peygamberlerden üstünlüğünü ifade eden bir beyan.
- İbn Hacer, onun şu sözüyle ilgili olarak şöyle demiştir: "Bana verilen şey, Allah'ın bana vahyettiği bir vahiyden ibarettir." Buradaki amaç, mucizelerini bununla sınırlamak ya da ondan önce gelenlere verilen mucizelerden mahrum bırakmak değil, aksine onu diğerlerinden ayıran en büyük mucizenin bu olduğunu vurgulamaktır.
- Nevevî şöyle demiştir: "(Öyleyse en çok ümmete sahip olmayı umuyorum) peygamberliğin bir işaretidir; zira o, -sallallahu aleyhi ve sellem- Müslümanların az olduğu bir zamanda bize bunu bildirmiştir. Sonra Allah Teâlâ Müslümanlara lütfunu ihsan etmiş ve onları bereketlendirmiştir. Böylece mesele tamamlanmış ve Müslümanlar arasında bu bilinen sonuca kadar yayılmıştır. Allah'a hamt olsun.
28 Âhir zamanda yaşları genç, akılları kıt bir topluluk ortaya çıkacaktır. Onlar, mahlukatın en hayırlısının sözünden (Kur'an ve Sünnet'ten) bahsederler. Okun avı (delip) geçtiği gibi İslam'dan çıkarlar
عَنْ عَلِيٍّ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ: إِذَا حَدَّثْتُكُمْ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَلَأَنْ أَخِرَّ مِنَ السَّمَاءِ أَحَبُّ إِلَيَّ مِنْ أَنْ أَكْذِبَ عَلَيْهِ، وَإِذَا حَدَّثْتُكُمْ فِيمَا بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ فَإِنَّ الحَرْبَ خَدْعَةٌ، سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ: «يَأْتِي فِي آخِرِ الزَّمَانِ قَوْمٌ حُدَثَاءُ الأَسْنَانِ سُفَهَاءُ الأَحْلاَمِ، يَقُولُونَ مِنْ خَيْرِ قَوْلِ البَرِيَّةِ، يَمْرُقُونَ مِنَ الإِسْلاَمِ كَمَا يَمْرُقُ السَّهْمُ مِنَ الرَّمِيَّةِ، لاَ يُجَاوِزُ إِيمَانُهُمْ حَنَاجِرَهُمْ، فَأَيْنَمَا لَقِيتُمُوهُمْ فَاقْتُلُوهُمْ، فَإِنَّ قَتْلَهُمْ أَجْرٌ لِمَنْ قَتَلَهُمْ يَوْمَ القِيَامَةِ».
Ali -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: "Size Rasûlullah-sallallahu aleyhi ve sellem-'den bir hadis naklettiğim zaman, onun adına yalan uydurmaktansa gökten yere çakılmayı tercih ederim. Ancak kendi aramızdaki meselelerden bahsettiğimde durum farklıdır; çünkü savaş hiledir (stratejidir). Ben Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in şöyle buyurduğunu işittim: «Âhir zamanda yaşları genç, akılları kıt bir topluluk ortaya çıkacaktır. Onlar, mahlukatın en hayırlısının sözünden (Kur'an ve Sünnet'ten) bahsederler. Okun avı (delip) geçtiği gibi İslam'dan çıkarlar. İmanları boğazlarından aşağıya geçmez. Onları nerede bulursanız (etkisiz hale getirin/) öldürün. Çünkü onları öldürmek, öldüren kimse için Kıyamet Günü'nde bir ecir (sevap) vesilesidir.»
Derecesi: Sahih Hadis · Kaynak: Muttefekun aleyh
Açıklaması ve çıkarımlar
Müminlerin Emîri Ali b. Ebû Tâlib -radıyallahu anh- şöyle demiştir: "Benden, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'den bir hadis rivayet ettiğimi işittiğiniz zaman bilin ki ben ne üstü kapalı konuşurum, ne kinayeli ifade kullanırım, ne de sözü dolandırırım. Bilakis, hadisi olduğu gibi açıkça naklederim. Çünkü gökten yere düşmem, Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- adına yalan uydurarak hadis rivayet etmemden bana daha kolay ve daha hafiftir. Fakat benimle insanlar arasında geçen bir mesele hakkında konuştuğum zaman ise, savaş bir hiledir. Bu sebeple kinayeli konuşabilir, üstü kapalı ifadeler kullanabilir veya sözü dolandırabilirim. Ben, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'i şöyle buyururken işittim: Âhir zamanda yaşları genç, akılları zayıf bir topluluk ortaya çıkacaktır. Onlar Kur'an'dan deliller getirir (onun ayetlerini dillerinden düşürmez) ve onu çokça okurlar. Fakat okun avı (delip) geçtiği gibi İslam'dan çıkar ve onun sınırlarını çiğnerler. İmanları boğazlarından aşağıya geçmez. Onları nerede bulursanız (etkisiz hale getirin/) öldürün. Çünkü onları öldürmek, öldüren kimse için Kıyamet Günü'nde bir ecir vesilesidir.
- Hariciler'in bazı özellikleri açıklanmıştır.
- Bu hadis, peygamberliğin işaretlerinden birini içermektedir; zira Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- kendisinden sonra ümmetine ne olacağını bize bildirmiş ve her şey onun önceden bildirdiği gibi olmuştur.
- Savaşta tevriye (çift anlamlı söz söyleyerek gerçek maksadı gizleme) ve ta‘riz (üstü kapalı, dolaylı ifade kullanma) caizdir. Savaşta hile ise tevriye ile olabileceği gibi, pusu kurmak ve benzeri savaş taktikleriyle de olabilir. Ancak antlaşmayı bozmak ve verilen emanı ihlal etmek bu kapsamda değildir. Çünkü bunlar hakkında yasaklayıcı naslar gelmiştir.
- İmam Nevevî -rahimehullah- "Onlar insanların sözlerinin en hayırlısını söylerler." ifadesi hakkında şöyle demiştir: Bunun anlamı şudur: Görünüşte söyledikleri sözler güzel ve doğru sözlerdir. Mesela, 'Hüküm ancak Allah'ındır.' demeleri ve buna benzer şekilde insanları Allah Teâlâ'nın Kitabı'na çağırmaları gibi.
- İbn Hacer -rahimehullah- (İmanları boğazlarından aşağıya geçmez.) ifadesi hakkında şöyle demiştir: Bundan kasıt, imanın onların kalplerine kök salmamış (yerleşmemiş) olmasıdır. Çünkü boğazda kalıp da aşağıya geçmeyen bir şey, kalbe de ulaşamaz.
- Kâdî Îyâd -rahimehullah- şöyle demiştir: Âlimler, Hâricîler ve onlar gibi bidat ve bağî (meşru yönetime başkaldırma) ehli kimseler, yöneticiye karşı isyan edip cemaatin görüşüne muhalefet ettikleri ve Müslümanların birliğini bozdukları takdirde, kendilerine önce uyarıda bulunulup mazeretlerini ortaya koyma imkânı verildikten sonra onlarla savaşmanın vacip olduğu hususunda icmâ etmişlerdir.
29 Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- başlarına Âsım b. Sâbit el-Ensarî'yi komutan tayin ettiği on kişiden oluşan bir kâfileyi (irşad ve istihbârât için) görevlendirdi.
عن أبي هريرة رضي الله عنه قال: بَعَث رسول الله صلى الله عليه وسلم عشرة رهْط عيْنا سرية، وأمّر عليها عاصم بن ثابت الأنصاري رضي الله عنه فانطلقوا حتى إذا كانوا بالهَدْأة؛ بين عُسْفان ومكة؛ ذكروا لِحَيٍ من هُذَيْل يقال لهم: بنو لحيَان، فنَفَروا لهم بقريب من مائة رجل رام، فاقتصُّوا آثارهم، فلما أحسَّ بهم عاصم وأصحابه، لَجَأوا إلى موضع، فأحاط بهم القوم، فقالوا: انزلوا فأَعْطُوا بأيديكم ولكم العهد والميثاق أن لا نقتل منكم أحدا. فقال عاصم بن ثابت: أيها القوم، أما أنا، فلا أَنْزل على ذِمَّة كافر: اللهم أخبِرْ عَنَّا نبيك صلى الله عليه وسلم فرموهم بالنّبْل فقتلوا عاصما، ونزل إليهم ثلاثة نفر على العهد والميثاق، منهم خُبَيب، وزيد بن الدِّثِنَة ورجل آخر. فلما اسْتَمْكَنوا منهم أطلقوا أوتار قِسِيِّهم، فربطوهم بها. قال الرجل الثالث: هذا أول الغَدْر والله لا أصحبكم إن لي بهؤلاء أُسْوة، يريد القتلى، فجرُّوه وعالَجوه، فأبى أن يصحبهم، فقتلوه، وانطلقوا بخُبيب، وزيد بن الدِّثِنِة، حتى باعوهما بمكة بعد وقعة بدر؛ فابتاع بنو الحارث بن عامر بن نوفل بن عبد مُناف خُبيبا، وكان خُبيب هو قَتَل الحارث يوم بدر. فلبث خُبيب عندهم أسيرا حتى أجْمعوا على قتله، فاستعار من بعض بنات الحارث موسى يستَحِدُّ بها فأعارته، فدَرَج بُنَيٌّ لها وهي غافلة حتى أتاه، فوجدَتْه مُجْلِسه على فخذه والمُوسى بيده، ففزعت فزعة عرفها خُبيب. فقال: أتخشين أن أقتله ما كنت لأفعل ذلك! قالت: والله ما رأيت أسيرا خيرا من خُبيب، فوالله لقد وجدته يوما يأكل قِطْفا من عنب في يده وإنه لموثَق بالحديد وما بمكة من ثمرة، وكانت تقول: إنه لَرِزْق رَزَقه الله خبيبا. فلما خرجوا به من الحرم ليقتلوه في الحِلِّ، قال لهم خُبيب: دعوني أصلِّي ركعتين، فتركوه، فركع ركعتين فقال: والله لولا أن تحسبوا أن ما بي جَزَع لزدتُ: اللهم أحْصِهم عددا، واقتلهم بِدَدَا، ولا تُبْقِ منهم أحدا. وقال: فلسْتُ أُبالي حين أُقتَل مسلما... على أي جنْب كان لله مصرعي وذلك في ذات الإله وإن يشأْ... يباركْ على أوصال شِلْوٍ مُمَزَّع. وكان خُبيب هو سَنَّ لكل مسلم قُتِل صْبرا الصلاة. وأخبر - يعني: النبي صلى الله عليه وسلم أصحابه يوم أصيبوا خبرهم، وبعث ناس من قُريش إلى عاصم بن ثابت حين حُدِّثُوا أنه قُتل أن يُؤتوا بشيء منه يُعرف، وكان قتل رجلا من عظمائهم، فبعث الله لعاصم مثل الظُلَّة من الدَّبْرِ فحَمَتْه من رُسُلهم، فلم يقدروا أن يقطعوا منه شيئا.
Ebû Hureyre -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- başlarına Âsım b. Sâbit el-Ensarî'yi komutan tayin ettiği on kişiden oluşan bir kâfileyi (irşad ve istihbârât için) görevlendirdi. Kâfile Usfân ile Mekke arasında bulunan Hed'e denilen yere ulaştı. Bunların hareketi, Hüzeyl'in bir kolu olan ve Lihyân oğulları denilen kabileye haber verilmişti. Lihyân oğulları yüze yakın okçudan oluşan bir grupla onları takibe aldılar. Âsım ve arkadaşları izlendiklerini farkedince, kendilerini savunabilecekleri yüksekçe bir yere sığındılar ama düşman da onların çevresini sardı ve: İnin aşağı, elinizdeki silahları bırakıp teslim olun. Söz veriyoruz hiç birinizi öldürmeyeceğiz! dediler. Bunun üzerine Âsım b. Sâbit: Arkadaşlar! Ben, bir kâfirin korumasında aşağı inmem, dedi. Allahım, durumumuzu Peygamberine bildir, diye dua etti. Bunun üzerine düşmanlar, Âsım'ı oka tutup şehit ettiler. İçlerinden üç kişi, Hubeyb, Zeyd b. Desine ve bir kişi daha verilen söze güvenerek inip teslim oldular. Müşrikler bu üç kişiyi ellerine geçirince, yay tellerini çıkarıp onları kıskıvrak bağlamaya kalktılar. Durumu gören üçüncü kişi: Bu bize yapılan ilk kalleşliktir. Vallahi size aslâ teslim olmayacağım. Şu şehitler bana güzel bir örnektir, diye direndi. Onu zorla sürükleyip götürmek istediler ise de şiddetle karşı koydu. Bunun üzerine onu da şehit ettiler. Hubeyb ve Zeyd b. Desine'yi götürüp Bedir Gazvesi sonrasında Mekke'de sattılar. Hubeyb'i, Bedir Gazvesi'nde öldürdüğü Hâris b. Âmir b. Nevfel b. Abdimenâf'ın oğulları satın aldı. Hubeyb, kendisini öldürmeye karar verdikleri güne kadar onların elinde esir olarak kaldı. Bu esâret günlerinde Hubeyb, etek traşı olmak için Hâris'in kızlarından birinden bir emânet ustura istedi, o da verdi. Bir ara kadının gafletinden yararlanan küçük çocuğu, Hubeyb’in yanına sokuldu. Hubeyb'in elinde ustura olduğu halde çocuğu dizine oturttuğunu görünce kadın, son derece telaşlandı. Durumu sezen Hubeyb: Çocuğu öldüreceğimden mi endişeleniyorsun? Ben böyle bir şey yapmam! dedi. Kadın dedi ki: Allah'a andolsun ki ben hayatımda Hubeyb'den daha iyi bir esir görmedim. Vallahi ben onu, zincire bağlı olduğu ve Mekke'de hiç bir meyvenin bulunmadığı bir gün taze üzüm yerken gördüm. Bu, Allah'ın Hubeyb'e lutfettiği bir rızıktı. Hâris'in oğulları onu öldürmek için Harem bölgesinin dışına Hill bölgesine çıkardıkları zaman Hubeyb onlara: Müsaade edin de iki rek'at namaz kılayım, dedi. Bıraktılar. Hubeyb iki rek'at namaz kıldı ve sonra “Allaha yemin ederim ki, ölümden korktuğumu zannetmeyeceğinizi bilsem, bu namazı daha fazla kılardım” dedi ve “Allah'ım! Bunların her birini tek tek mahvet, birer birer canlarını al, hiç birini sağ bırakma!” diye dua edip şu beyitleri okudu: Müslüman olarak öldükten sonra, Nasıl öldüğümü asla dert etmem. Bunların hepsi elbette Allah uğrunda; Dilerse O, pek kolaydır, parçalanmış vücûdumla rahmete ermem! Böylece Hubeyb, idam edilecek her müslümanın iki rekat namaz kılması âdetini başlatan kişi oldu. Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-, düşman tarafından kuşatıldıkları gün bu on kişilik müslüman kafilesinin başına gelenleri ashâbına anında bildirmişti. Âsım b. Sâbit'in şehit edildiğini haber aldıkları zaman Kureyş'in bazı ileri gelenleri, (Bedir savaşında) kendilerinden birini öldürmüş olması sebebiyle onu tanımaya yarayacak bir parçasını getirmek üzere adamlar yolladılar. Bunun üzerine Allah, Âsım'ı korumak için bir arı sürüsü gönderdi. Bu arı bulutu Âsım'ın cesedini kapladı. Kureyşin adamları, onun nâşından hiç bir şey koparmaya imkân bulamadılar.
Derecesi: Sahih Hadis · Kaynak: Buhârî rivayet etmiştir
Açıklaması ve çıkarımlar
Âsım b. Sâbit el-Ensarî ve arkadaşları -radıyallahu anhum-'un kıssası Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem-'in ashabından bazı sahabelerin açık kerametinin aktarıldığı bir kıssadır. Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- düşmana karşı casusluk yapıp onların haber ve sırlarını getirsinler diye -bu on kişi- göndermiştir. Mekke'ye yaklaştıklarında Huzeyl kabilesinden bir grup onları fark etti. Yüze yakın okçudan oluşan bir grupla onları takibe alıp izlerini takip ettiler ve etraflarını çevirdiler. Huzeyl kabilesinden bu topluluk güven içinde bulundukları yerden inmelerini talep ettiler. Onları öldürmeyeceklerine dair söz verdiler. Bunun üzerine Âsım: Vallahi Ben, bir kâfirin korumasında aşağı inmem, çünkü kafir Allah -azze ve celle-'ye ihanet etmiştir. Allah'a ihanet eden kullarınada ihanet eder dedi. Bunun akabinde onlara ok attılar ve Âsım ile birlikte altı kişiyi öldürdüler. Onlardan üç kişi kaldı. Bunlarda aşağı inmeye karar verdiler. Huzeli kabilesinden olanlar bunları tutup ellerini bağladı. Durumu gören üçüncü kişi: Bu bize yapılan ilk kalleşliktir. Vallahi size aslâ teslim olmayacağım dedi ve onuda öldürdüler. Hubeyb ve arkadaşını Mekke'ye götürüp orada sattılar. Hubeyb -radıyallahu anh-'ı, Bedir Gazvesi'nde ileri gelenlerini öldürdüğü topluluk satın aldı. Ondan intikam almak için iyi bir fırsat olduğunu gördüler. Esir olarak yanlarında tuttular. Günlerden bir gün Hubeyb -radıyallahu anh-'ın yanına bu aileden olan ufak bir çocuk yaklaştı. Sanki bu çocuk şefkat ve merhamet duymuştu. Çocuğu aldı ve kucağına oturttu. Etek traşı olmak için o ev halkının birinden bir emânet ustura almıştı. Çocuğun annesi bundan habersizdi. Farkına vardığında oğlunu öldürmesinden korktu. Ancak Hubeyb -radıyallahu anh- kadının korktuğunu hisedince: Vallahi onu kesecek değilim. Kadın dedi ki: Allah'a andolsun ki ben hayatımda Hubeyb'den daha iyi bir esir görmedim. Vallahi ben onu, zincire bağlı olduğu ve Mekke'de hiç bir meyvenin bulunmadığı bir gün taze üzüm yerken gördüm. Bu, Allah'ın Hubeyb'e lutfettiği bir rızıktı. Mekkede esir olduğu halde Allah'ın indirdiği üzümü yiyordu. Sonra Hubeyb'in babalarını öldürdüğü çocukları onu öldürmek için bir araya toplandılar. Harem bölgesine ihtiram ettikleri için haram bölgesinin dışında öldürelim dediler. Hubeyb'i öldürmek için Harem bölgesinin dışına Hill bölgesine çıkardıkları zaman Hubeyb onlara: Müsaade edin de iki rek'at namaz kılayım, dedi. Hubeyb iki rek'at namaz kıldı ve sonra ölümden korktuğumu zannetmeyeceğinizi bilsem, bu namazı daha fazla kılardım” yada buna benzer birşey söyledi. Ancak -radıyallahu anh- sadece iki rekat namaz kıldı. Sonra onlara şu üç şey ile beddua etti. “Allah'ım! Bunların her birini tek tek mahvet, birer birer canlarını al, hiç birini sağ bırakma!” Allah Teâlâ duasına icabet etti. Onlardan hiç biri o seneyi tamamlamadan hepsi öldü. Bu Hubeyb -radıyallahu anh-'ın kerametidir. Sonra şu beyitleri okudu: Müslüman olarak öldükten sonra, nasıl öldüğümü asla dert etmem. Bunların hepsi elbette Allah uğrunda; Dilerse O, pek kolaydır, parçalanmış vücûdumla rahmete ermem! Âsım b. Sâbit'in şehit edildiğini haber aldıkları zaman Kureyş'in bazı ileri gelenleri, (Bedir savaşında) kendilerinden birini öldürmüş olması sebebiyle onu tanımaya yarayacak bir parçasını getirmek üzere adamlar yolladılar. Bunun üzerine Allah, Âsım'ı korumak için bulut gibi bir arı sürüsü gönderdi. Bu arı bulutu Âsım'ın cesedini kapladı. Kureyşin adamları, onun nâşına yaklaşmaya imkan bulamadan istediklerini elde edemeden geri döndüler. Aynı zamanda bu Allah Subhanehu ve Teâlâ'nın Âsım -radıyallahu anh-'a vermiş olduğu kerametlerdendir. Öldükten sonra onun cesedini parçalamak isteyen düşmanlarından Allah Subhanehu ve Teâlâ cesedini muhafaza etmiştir.
30 Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- bir su kabı istedi. İçinde birazcık su bulunan, fakat derin olmayan geniş bir kap getirdiler. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- elini suya soktu. Enes dedi ki: Nebi'nin parmaklarının arasından fışkıran suya bakmaya başladım. O sudan, yetmiş, seksen kadar kişi abdest aldı.
عن أنس بن مالك رضي الله عنه قال: حَضَرَتِ الصلاةُ فقامَ مَنْ كان قريبَ الدارِ إلى أَهْلِهِ، وبَقِيَ قَوْمٌ، فأُتِيَ رسولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم بِمِخْضَبٍ مِنْ حِجَارَةٍ، فَصَغُرَ المِخْضَبُ أَنْ يَبْسُطَ فيهِ كَفَّهُ، فتَوَضَّأَ القومُ كلهم. قالوا: كم كنتم؟ قال: ثمانينَ وزيادةً. وفي رواية: أَنَّ النبيَّ صلى الله عليه وسلم دعا بإناءٍ من مَاءٍ، فأُتِيَ بقَدَحٍ رَحْرَاحٍ فيهِ شَيْءٌ من ماءٍ، فوضعَ أَصَابِعَهُ فيهِ، قال أنس: فَجَعَلْتُ أَنْظُرُ إلى الماءِ يَنْبُعُ مِنْ بَيْنِ أَصَابِعِهِ، فَحَزَرْتُ مَنْ تَوَضَّأَ ما بَيْنَ السبعينَ إلى الثمانينَ.
Enes -radıyallahu anh-'dan merfû olarak rivâyet edildiğine göre: Namaz vakti girince evi yakın olanlar evlerine gittiler. Bazıları da oldukları yerde kaldılar. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e taştan yapılma bir kap getirdiler. İçine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in eli sığmayacak kadar dar olan bu kaptan orada bulunanların hepsi abdest aldı. Bazıları Enes’e: Orada kaç kişi vardınız? diye sorunca, Enes: Seksen kişiden fazlaydık, dedi. Başka bir rivayette: Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- bir su kabı istedi. İçinde birazcık su bulunan, fakat derin olmayan geniş bir kap getirdiler. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- elini suya soktu. Enes dedi ki: Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in parmaklarının arasından fışkıran suya bakmaya başladım. O sudan, yetmiş ile seksen arasında (bir sayı kadar) kişi abdest aldı.
Derecesi: Sahih Hadis · Kaynak: Bir çok rivayet ile Muttefekun Aleyh'dir
Açıklaması ve çıkarımlar
Enes -radıyallahu anh- şöyle demiştir: "Namaz vakti girdi" Sahabeler Medine'de Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte iken ikindi namazı vakti girmişti. "Mescide yakın oturanlar kalktılar " Yani; bu oldukları yere evleri yakın olaranlar abdest almak için evlerine gittiler. demektir. "Bazıları da oldukları yerde kaldılar", evleri uzak olanlar Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte kaldılar. "Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-’e içinde su bulunan taştan yapılma bir kap getirdiler." Yani; Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'e içinde azıcık su bulunan taştan yapılmış ufak bir kap getirdiler. Bazı rivayetlerde derin olmayan geniş bir kap olduğu gelmektedir. "İçine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in eli sığmayacak kadar dar olan bu kaptan" Yani; bu küçük kap Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- elini içine sokmak istediğinde dar geldi. Enes şöyle dedi: Orada bulunan herkes abdest aldı. Enes’e kaç kişi vardınız diye sorduk? Enes: Seksen kişiden fazlaydık, dedi. Yani; Seksen ya da daha fazla kişi.
31 Eyyub -aleyhisselâm- çıplak olarak yıkanırken (gökten) üzerine altından çekirge düştü.
عن أبي هريرة رضي الله عنه عن النبي صلى الله عليه وسلم : "بينا أيوبُ -عليه السلام- يَغتَسلُ عُرياناً، فَخَرَّ عليه جَرَادٌ من ذَهَبٍ، فجعلَ أيوبُ يَحْثِي في ثوبِهِ، فنَاداه ربُّه عز وجل : يا أيوبُ، ألَمْ أكنْ أغْنَيتك عما تَرى؟!، قال: بلى وعزتِك، ولكن لا غِنى بي عن بركتِكَ".
Ebû Hüreyre -radıyallahu anh-'den rivayet edildiğine göre:Eyyub -aleyhisselâm- çıplak olarak yıkanırken (gökten) üzerine altından çekirge düştü. Hazreti Eyyüb bunları eteğine doldurmaya başlayınca Rab Azze ve Celle ona şöyle nida etti: Ya Eyyûb! Şu gördüklerinden seni müstağni (ihtiyaç dışı) kılmamış mıydım? Hazreti Eyyub Evet, izzetin ve celâlin hakkı için, Sen beni (böyle dünyalık şeylerden) müstağni kıldın? Ancak senin bereket ve ihsanından doygunluk olmaz, cevabını verdi.''
Derecesi: Sahih Hadis · Kaynak: Buhârî rivayet etmiştir
Açıklaması ve çıkarımlar
Eyyub -aleyhisselâm- çıplak olarak yıkanırken (gökten) üzerine çekirge şeklinde çokça altın düştü.Hazreti Eyyüb bunları eteğine dökmeye ve atmaya başlayınca Rabbi Azze ve Celle ona seslendi:Ya Eyyûb! Şu gördüklerinden seni müstağni (ihtiyaç dışı) kılmamış mıydım? Eyyub -aleyhisselam- evet, izzetin ve celâlin hakkı için, sen beni (böyle dünyalık şeylerden) müstağni kıldın? Ancak ben onu şer olarak ve dünya hırsından dolayı almadım Senin bereketin olarak aldım.
32 "Üç kişiden başka beşikte konuşan (bebek) olmamıştır"
عن أبي هريرة رضي الله عنه عن النبي صلى الله عليه وسلم قال: «لم يتكلَّم في المهد إلا ثلاثة: عيسى ابن مريم، وصاحب جرَيج، وكان جُريج رجلًا عابِدا، فاتخذ صَوْمَعَة فكان فيها، فأتته أمه وهو يصلي، فقالت: يا جريج، فقال: يا رَبِّ أُمِّي وصلاتي فأقبل على صلاته فانْصَرفت. فلمَّا كان من الغَدِ أتَتْهُ وهو يصلي، فقالت: يا جُريج، فقال: أي رَبِّ أمِّي وصلاتي، فأقبل على صلاته، فلمَّا كان من الغَدِ أتَتْهُ وهو يصلي، فقالت: يا جُريج، فقال: أي رَبِّ أمِّي وصلاتي، فأقبل على صلاته، فقالت: اللَّهُمَّ لاَ تُمِتْهُ حتى يَنظر إلى وجوه المُومِسَاتِ. فتذاكر بَنُو إسرائيل جُريجا وعبادته، وكانت امرأة بَغِيٌّ يُتَمَثَّلُ بحُسنها، فقالت: إن شِئتم لأَفْتِنَنَّهُ، فتَعرَّضت له، فلم يَلتَفت إليها، فأتت راعِيا كان يَأوِي إلى صَوْمَعَتِهِ، فَأَمْكَنَتْه من نَفسِها فوقع عليها، فحملت، فلمَّا ولدت، قالت: هو من جُريج، فَأتَوْهُ فَاسْتَنْزَلُوهُ وهدَمُوا صَومَعتَه، وجَعَلوا يَضربونه، فقال: ما شَأنُكم؟ قالوا: زَنَيْتَ بهذه البَغِيِّ فولَدَت منك. قال: أين الصَّبي؟ فجاؤَوا به فقال: دَعوني حتى أُصلَّي، فصلَّى فلمَّا انْصرف أتى الصَّبي فَطَعن في بَطنه، وقال: يا غُلام مَنْ أبوك؟ قال: فلانٌ الراعي، فأقبلوا على جُريج يقبلونه ويَتمسَّحون به، وقالوا: نَبْنِي لك صَوْمَعَتَكَ من ذهب. قال: لا، أعِيدُوها من طين كما كانت، ففعلوا. وبينا صبي يَرضع من أُمِّهِ فمرَّ رجل راكب على دابة فَارِهة وَشَارَةٍ حسَنَة، فقالت أمه: اللهم اجعل ابْني مثل هذا، فَترك الثَّدْي وأقْبَلَ إليه فنَظَر إليه، فقال: اللَّهم لا تجعلني مثْلَه، ثم أقْبَلَ على ثَدْيه فجعل يَرتضع»، فكأني أنظر إلى رسول الله صلى الله عليه وسلم وهو يَحكي ارتْضَاعه بِأصْبَعِهِ السَّبَّابَة في فِيه، فجعل يَمُصُّهَا، قال: «ومَرُّوا بجارية وهم يَضْرِبُونها، ويقولون: زَنَيْتِ سَرقت، وهي تقول: حَسبي الله ونعم الوكيل. فقالت أمه: اللَّهم لا تجعل ابني مِثلها، فترك الرَّضاع ونظر إليها، فقال: اللَّهم اجعلني مِثْلَها، فَهُنَالك تَرَاجَعَا الحديث، فقالت: مرَّ رجلٌ حَسَنُ الهَيْئَةِ ، فقلت: اللَّهم اجعل ابْنِي مِثْلَه، فقلت: اللَّهم لا تَجْعَلْنِي مِثْله، ومَرُّوا بهذه الأَمَة وهم يَضربونها ويقولون: زَنَيْتِ سَرقت، فقلت: اللَّهم لا تجعل ابني مِثلها، فقلت: اللَّهم اجعلني مِثلها؟! قال: إن ذلك الرَّجُل كان جبَّارا، فقلت: اللَّهم لا تجعلني مِثْله، وإن هذه يقولون: زَنَيْتِ، ولم تَزْنِ وسَرقْتِ، ولم تَسْرِقْ، فقلت: اللَّهم اجْعَلْنِي مِثْلَهَا».
Ebu Hureyre -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: “Üç kişiden başka beşikte konuşan (bebek) olmamıştır! (Beşikte konuşanların birincisi) Meryem oğlu İsa -aleyhisselam-’dır. Beşikte konuşanların ikincisi ise Cureyc'e nispet edilen çocuktur. Cureyc ibadete düşkün bir kimseydi. Cureyc kendisine bir manastır yaptı ve bir gün manastırda namaz kılarken annesi gelip, Ey Cureyc! diye seslendi. Cureyc kendi kendine: –Ey Rabbim! Anneme cevap mı versem yoksa namaza mı devam etsem diyerek namazına devam etti. Annesi de dönüp gitti. Ertesi gün namaz kılarken annesi yine geldi ve Ey Cureyc! diye seslendi. Cureyc yine kendi kendine: –Ey Rabbim! Anneme cevap mı versem yoksa namaza mı devam etsem diyerek namazına devam etti. Annesi de dönüp gitti. Ertesi gün namaz kılarken annesi yine geldi ve Ey Cureyc! diye seslendi. Cureyc yine kendi kendine: –Ey Rabbim! Anneme cevap mı versem yoksa namaza mı devam etsem diyerek namazına devam etti. Bunun üzerine annesi: –Ey Allahım! Fahişe kadınların yüzlerine baktırmadıkça Cureyc’in canını alma! dedi. Bir gün İsrailoğulları birbirlerine Cureyc’i ve ibadete düşkünlüğü hakkında konuşuyorlardı. Güzelliğiyle meşhur fahişe bir kadın da oradaydı. O fahişe kadın, İsrailoğullarına: –Eğer siz isterseniz, ben onu sizin için muhakkak fitneye (yani zinaya) düşürürüm dedi. Bu fahişe kadın kendisini Cureyc’e arz edip (cinsel ilişkiye girmek) istedi. Fakat Cureyc o fahişe kadına iltifat edip dönüp bakmadı bile. Sonra bu fahişe kadın, Cureyc’in manastırında kalan bir çobana geldi ve onunla cinsel ilişkiye girdi. Buna müteakiben çobandan hamile kaldı. Çocuğunu dünyaya getirince, çocuğun Cureyc’ten olduğunu söyledi. Bunun üzerine halk, Cureyc’in yanına varıp onu aşağı indirdiler ve manastırını yıkıp Cureyc’i dövmeye başladılar. Cureyc onlara: –Ne yapıyorsunuz? diye sordu. Onlar da Cureyc’e: –Sen, bu fahişe kadınla zina ettin ve o da senden bir çocuk doğurdu, dediler. Cureyc: –Çocuk nerededir? diye sordu. Onlar çocuğu Cureyc’e getirdiler. Cureyc: –Bırakın beni de namaz kılayım! dedi. Buna müteakiben namazı kılıp bitirince çocuğun yanına gelip karnına dürttü ve: –Ey çocuk! Senin baban kimdir? diye sordu. Çocuk da: –Babam falan çobandır, diye cevap verdi. Bunun üzerine halk, Cureyc’e dönerek onu öpmeye ve okşamaya başladılar. İsrailoğulları Cureyc’e: –Sana altından bir manastır yapacağız, dediler. Cureyc ise onlara: –Hayır, manastırı önceden olduğu gibi çamurdan yapın! dedi. İsrailoğulları da öylece yaptılar. (Beşikte konuşanların üçüncüsüne gelince) Çocuğun biri günün birinde annesini emerken asil bir ata binmiş çok güzel elbiseler giyinmiş bir adam oradan geçti. Çocuğun annesi: –Ey Allah'ım! Benim çocuğumu da onun gibi yap! dedi. Çocuk annesinin memesini bıraktı, o adama doğru döndü ve ona bakarak: –Ey Allah'ım! Beni onun gibi yapma! dedi ve sonra tekrar annesinin memesine dönüp emmeye başladı. Ebu Hureyre -radıyallahu anh- şöyle dedi: Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’in bunu bize anlatırken şehadet parmağını ağzına koyup onu emmeye başlayarak çocuğun emişini temsil edişi hâlâ gözümün önündedir. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- sözüne şöyle devam etti: Sonra o, çocuğu emziren kadının yanından bir cariye geçirdiler ki o cariyeyi götürenler, onu hem dövüyorlar hem de: –Sen zina ettin! Sen hırsızlık yaptın! diye söyleniyorlardı. O cariye ise: –Allah bana yeter! O ne güzel vekildir! diyordu. Çocuğun annesi: –Ey Allah'ım! Benim çocuğumu onun gibi yapma! dedi. Çocuk yine annesinin memesini bıraktı da o cariyeye baktı ve: –Ey Allah'ım! Beni onun gibi yap! dedi. Bundan sonra, anne ile çocuk, karşılıklı konuşmaya başladılar. Çocuğun annesi: –(Ey oğlum! Sütüm) boğazına dursun! –Yakışıklı bir adam geçti, onu görünce ben: –Ey Allah'ım! Benim çocuğumu da onun gibi yap! dedim. Sen ise: –Ey Allah'ım! Beni onun gibi yapma! dedin! Sonra şu cariyeyi döverek ve: –Sen zina ettin! Sen hırsızlık yaptın! diye diye yanımızdan geçirdiler. Bunu üzerine ben: –Ey Allah'ım! Benim çocuğumu onun gibi yapma! dedim. Sen ise: –Ey Allah'ım! Beni onun gibi yap! dedin! (Çocuk annesine) şöyle dedi: –Kuşkusuz ki o adam kibirli, zalim biri idi. Ben de: –Ey Allah'ım! Beni onun gibi yapma! dedim. –Ve şüphesiz şu kadın ki; zina etmediği halde, zina ettin! Hırsızlık yapmadığı halde, hırsızlık yaptın! diyorlardı. Ben de: Ey Allah'ım! Beni onun gibi yap! dedim."
Derecesi: Sahih Hadis · Kaynak: Muttefekun Aleyh
Açıklaması ve çıkarımlar
Müellif –Allah ona rahmet etsin- Ebu Hureyre -radıyallahu anh-'ın Peygamber efendimiz –sallallahu aleyhi ve sellem-'den rivayet ettiği hadiste Allah Rasûlü -sallallahu aleyhi ve selem-'in şöyle buyurduğunu zikretmiştir: Üç kişiden başka beşikte konuşan olmamıştır. Birincisi: Meryem oğlu İsa –sallallahu aleyhi ve sellem-'dir. Meryem oğlu İsa Allah Azze ve Celle’nin mucizelerinden olup, beşikteyken konuşmuştur. İkincisi: Cureyc’e nispet edilen çocuktur. Cureyc ibadete düşkün bir kimseydi. Allah Azze ve Celle onu kendisine atmak istedikleri töhmetten temize çıkarmıştır. Bu mucizeyi onun kerameti olarak göstermiş ve beşikteki çocuğun konuşmasını sağlayarak ona atılan iftiradan onu temizlemiştir. Üçüncü olarak beşikte konuşan çocuk ise; güzel ve yetenekli bir ata binmiş, iyi giyinmiş ve yakışıklı bir adam oradan geçince annesini emen çocuktur. Allah Rasûlü –sallallahu aleyhi ve sellem- annesinin memesini emen çocuğun durumunu temsil ederken işaret parmağını ağzına alıp onu emerek hakikatte nasıl olduğunu anlatmıştır. Çocuk: Ey Allahım! Beni onun gibi yapma! dedi. Sonra o, çocuğu emziren kadının yanından bir cariye geçirdiler ki o cariyeyi götürenler, onu hem dövüyorlar hem de: Sen zina ettin! Sen hırsızlık yaptın! diye söyleniyorlardı. O cariye ise: Allah bana yeter! O ne güzel vekildir! diyordu. Çocuğun annesi Çocuğunu emzirirken Ey Allahım! Benim çocuğumu onun gibi yapma! Dedi. Çocuk yine annesinin memesini bıraktı da o cariyeye baktı ve Ey Allah'ım! Beni onun gibi yap! dedi. Annesiyle karşılıklı konuşmaya başladılar. Annesi yakışıklı bir adamın yanından geçtim ya da o benim yanımdan geçti, onu görünce ben: Ey Allah'ım! Benim çocuğumu da onun gibi yap! dedim, sen ise: Ey Allah'ım! Beni onun gibi yapma! dedin. Çocuk ise evet dedi. Kuşkusuz o adam kibirli, zalim biri idi. Ben de: Ey Allah'ım! Beni onun gibi yapma! dedim. Şüphesiz o kadına gelince; zina etmediği halde, zina ettin! Hırsızlık yapmadığı halde, hırsızlık yaptın! diyorlardı. O, ise Allah bana yeter! O ne güzel vekildir! diyordu. Ben de: Ey Allah'ım! Beni onun gibi yap! dedim. Yani işimi Allah’a döndürerek zinadan ve hırsızlıktan beni temiz kıl anlamındadır. Kadının şu sözünde olduğu gibi; Allah bana yeter! O ne güzel vekildir.
33 Musa -aleyhisselam-'ın Hızır ile Olan Kıssası
عن سعيد بن جُبير، قال: قلتُ لابن عباس: إنَّ نَوْفًا البَكالي يزعم أنَّ موسى ليس بموسى بني إسرائيل، إنما هو موسَى آخر؟ فقال: كذبَ عدوُّ الله، حدثنا أُبَي بن كعب عن النبي صلى الله عليه وسلم: «قام موسى النبيُّ خطيبًا في بني إسرائيل، فسُئل أيُّ الناس أعلم؟ فقال: أنا أعلم، فعتب الله عليه، إذ لم يَرُدَّ العلم إليه، فأوحى الله إليه: أنَّ عبدًا من عبادي بمَجْمَع البحرين، هو أعلم منك. قال: يا رب، وكيف به؟ فقيل له: احمل حوتًا في مِكْتَل، فإذا فقدتَه فهو ثَمَّ، فانطلق وانطلق بفتاه يُوشِع بن نُون، وحملا حوتًا في مِكْتَل، حتى كانا عند الصخرة وضعا رءوسهما وناما، فانسلَّ الحوتُ من المِكْتَل فاتخذ سبيله في البحر سَرَبًا، وكان لموسى وفتاه عَجَبًا، فانطلقا بقية ليلتهما ويومهما، فلما أصبح قال موسى لفتاه: آتنا غداءنا، لقد لَقِينا من سفرنا هذا نَصَبًا، ولم يجد موسى مسًّا من النَّصَب حتى جاوز المكان الذي أُمِر به، فقال له فتاه: أرأيتَ إذ أوينا إلى الصخرة فإني نسيتُ الحوتَ، وما أنسانيهُ إلا الشيطانُ. قال موسى: ذلك ما كنا نَبْغي فارتدَّا على آثارِهما قصصًا. فلما انتهيا إلى الصخرة، إذا رجل مُسَجًّى بثوب، أو قال تَسَجَّى بثوبه، فسلَّم موسى، فقال الخَضِر: وأنَّى بأرضك السلام؟ فقال: أنا موسى، فقال: موسى بني إسرائيل؟ قال: نعم، قال: هل أتَّبِعُك على أن تُعَلِّمَني مما عُلِّمْتَ رُشْدًا قال: إنَّك لن تستطيع معيَ صبرا، يا موسى إني على علم من علم الله علَّمَنيه لا تعلمه أنت، وأنت على علم علَّمَكَه لا أعلمه، قال: ستجدني إن شاء الله صابرا، ولا أعصي لك أمرا، فانطلقا يمشيان على ساحل البحر، ليس لهما سفينة، فمرَّت بهما سفينة، فكلَّموهم أن يحملوهما، فعرف الخَضِر فحملوهما بغير نَوْل، فجاء عصفور، فوقع على حرف السفينة، فنقر نقرة أو نقرتين في البحر، فقال الخضر: يا موسى ما نقص علمي وعلمك من علم الله إلا كنقرة هذا العصفور في البحر، فعَمَد الخضر إلى لوح من ألواح السفينة، فنزعه، فقال موسى: قوم حملونا بغير نَوْل عَمَدتَ إلى سفينتهم فخرقتها لتُغْرِق أهلها؟ قال: ألم أقل إنك لن تستطيع معي صبرا؟ قال: لا تؤاخذني بما نسيتُ ولا تُرْهِقْني من أمري عُسْرًا -فكانت الأولى من موسى نسياناً-، فانطلقا، فإذا غُلام يلعب مع الغِلمان، فأخذ الخَضِر برأسه من أعلاه فاقتلع رأسه بيده، فقال موسى: أقتلتَ نفسا زكِيَّة بغير نفس؟ قال: ألم أقل لك إنك لن تستطيع معي صبرا؟ -قال ابن عيينة: وهذا أوكد- فانطلقا، حتى إذا أتيا أهل قرية استَطْعما أهلَها، فأَبَوْا أن يُضَيِّفوهما، فوجدا فيها جدارًا يريد أن يَنْقَضَّ فأقامه، قال الخضر: بيده فأقامه، فقال له موسى: لو شئتَ لاتخذتَ عليه أجرا، قال: هذا فِراق بيني وبينك». قال النبي صلى الله عليه وسلم: «يرحمُ اللهُ موسى، لوَدِدْنا لو صبر حتى يُقَصَّ علينا من أمرهما».
Saîd İbn Cubeyr haber verip şöyle dedi: Ben İbn Abbas’a, Nevfe'l-Bekâlî, Hızır'ın arkadaşı olan Mûsa, İsrâîloğulları'nın Musa'sı değildir; o başka bir Musa'dır diye iddia ediyor, dedim. Bunun üzerine İbn Abbâs -radıyallahu anhuma-: Allah'ın düşmanı yalan söylemiştir, dedi ve hadisi şöyle nakletti. Bize Ubey b. Ka'b -radıyallahu anh-, Peygamber -sallallahu aleyhi ve selllem-'den şöyle tahdîs etti: Musa Peygamber -aleyhisselam- İsrailoğulları içinde hutbeye kalkmıştı. Kendisine, insanların en âlimi kimdir? diye soruldu. O; en âlim benim, diye cevap verdi. Bu husustaki ilmi Allah en bilendir diyerek Allah'a döndürmediğinden dolayı Allah, onu azarladı da: "Evet, iki denizin birleştiği yerde benim bir kulum var, işte o senden daha âlimdir" buyurdu. Mûsâ-aleyhisselam-: "Ey Rabb'im, onu görmeyi bana kim tekeffül eder?" dedi. -Bazen râvî Sufyân: Ey Rabbim, ona nasıl yol bulayım? şeklinde söyledi. Ona: Bir balık alır ve onu bir zembil içinde taşırsın. Onu nerede kaybedersen o kulum işte oradadır, dedi. Bazen de aynı manâya olan "Semme" yerine "Semmeh" dedi. -Mûsâ -aleyhisselam- bir balık aldı ve onu bir zembil içine koydu. Bundan sonra Mûsâ -aleyhisselam- hizmetçi genci Yûşa' İbn Nûn ile birlikte gitti. Nihayet o kayanın yanına varınca başlarını yere koydular. Akabinde Mûsâ -aleyhisselam- uyudu. Bu arada balık debelendi ve zembilden çıkıp denize düştü. Ve deniz içinde kendine şaşılacak bir surette su künkü gibi (bir boşluk bırakarak) yolunu açıp gitti. Uyandıktan sonra o gecenin kalanı ile bütün gün yürüdüler. Nihayet sabah olunca Mûsâ-aleyhisselam- hizmetçisine: "Kuşluk yemeğimizi getir, yemin olsun biz bu seferimizden garip bir yorgunluk duyduk" dedi. Hâlbuki Mûsâ, Allah'ın emrettiği o yerin ötesine geçmedikçe yorgunluk duymamıştı. Hizmetçi delikanlısı, Musa'ya -aleyhisselam-'a: Gördün mü, taşın yanında barındığımız zaman balığı (yani balığın gittiğini haber vermeyi) unutmuşum. Bunu söylemeyi bana unutturan da Şeytan'dan başkası değil, balık deniz içinde şaşılacak bir surette yolunu tutup gitti. Balığın girmesi için suda bir oyuk meydana geldi. Deniz içinde böyle bir yolun açılması Mûsâ-aleyhisselam- ile hizmetçisince hayret edilecek bir şey olmuştu. Mûsâ-aleyhisselam- gence: "Zaten aramakta olduğumuz bu idi" dedi. Bunun üzerine kendi izleri üzerinde, izlerine baka baka geriye döndüler. Taşın yanına varınca bir de baktılar ki, elbiseye bürünmüş bir adam duruyor. Mûsâ -aleyhisselam- ona selâm verdi. O da selâmı aldı ve: "Senin bulunduğun yerde selâm nereden (yani nasıl olur)?" dedi. "Ben Musa'yım" dedi. O: "İsrâiloğulları'nın Musa'sı mı?" diye sordu. "Evet" dedi. Mûsâ (sonra yine söze başlayıp): "Sana öğretilen rüşt ve hidayetten bana bir şey öğretmen için senin yanına geldim" dedi. Hızır-aleyhisselam-: (Doğrusu sen benim beraberimde asla sabredemezsin.) "Yâ Mûsâ! Ben, Allah 'ın bana öğrettiği öyle bir ilim üzerindeyim ki, sen onu bilemezsin. Sen de Allah'ın öğrettiği, Allah ilminden öyle bir ilim üzerindesin ki, onu da ben bilemem, cevabını verdi." Mûsâ -aleyhisselam- ona: "Sana öğretilen ilimden bana da öğretmen için sana tâbi olayım mı?" dedi. O da: "Doğrusu sen benim beraberimde asla sabredemezsin. İçyüzünü kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredersin?" dedi. O da: "Allah dilerse beni sabredici bulacaksın, sana hiçbir işte karşı gelmeyeceğim" dedi. O: "Eğer bu suretle bana tâbi olacaksan ben sana anıp söyleyinceye kadar sen bana hiçbir şey sorma!" dedi. Bundan sonra deniz kıyısında yürüyerek gittiler. Yanlarına bir gemi uğradı. Kendilerini gemiye almaları için gemicilerle konuştular. Gemiciler Hızır'ı tanıdılar ve onları ücretsiz olarak gemiye aldılar. Onlar gemiye bindikleri zaman bir serçe kuşu geldi, geminin kenarına kondu ve denizden bir iki gaga su aldı. Hızır -aleyhisselam-, Musa -aleyhisselam-'a: "Yâ Mûsâ! Benim ilmimle senin ilmin, Allah'ın ilminden bu serçenin gagasıyla denizden aldığı su kadar bile eksiltmez." dedi. Derken Hızır -aleyhisselam-, eline bir balta aldı da gemi tahtalarından birini söktü. Râvî: Mûsâ -aleyhisselam- farkına varmadan Hızır keserle bir tahta sökmüştür, dedi. Musa -aleyhisselam- ona: "Sen ne yaptın? Adamlar bizi ücretsiz olarak gemilerine almışlarken sen gemilerine kastedip içindekileri batırmak için mi deliyorsun? Andolsun, sen büyük bir iş yaptın" dedi. Hızır-aleyhisselam-: "Sen beraberimde asla sabredemezsin demedim mi?" dedi. Mûsâ -aleyhisselam-: "Unuttuğum şeyden dolayı beni muaheze etme, şu arkadaşlığımızda bana güçlük yükleme" dedi. Hakikaten Musa'nın bu ilk muhalefeti Musa'dan bir unutma eseri olmuştu. Denizden karaya çıktıkları zaman, diğer çocuklarla birlikte oynamakta olan bir oğlana uğradılar. Hızır hemen o çocuğun başından tuttu ve onu eliyle şöyle kopardı. Râvî Sufyân, parmaklarının uçlarıyla sanki bir şey koparır gibi işaret edip göstermiştir. Mûsâ ona: "Tertemiz, masum bir canı diğer bir can karşılığı olmaksızın öldürdün ha? And olsun ki sen çok kötü bir şey yaptın." dedi. O zat: "Ben sana beraberimde asla sabredemezsin demedim mi?" dedi. Mûsâ-aleyhisselam-: "Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam benimle arkadaşlık etme; o takdirde tarafımdan muhakkak özre ulaşmışsındır" dedi. Yine gittiler. Nihayet bir memleket halkına vardılar ki, ora ahalisinden yemek istedikleri hâlde onlar, bunları konuk etmekten çekinmişlerdi. Derken yıkılmak isteyen bir duvar buldular. Hızır, bunu eliyle şöyle doğrultuverdi. "Râvî Sufyân, eliyle birşeyin üstünden mesheder gibi işaret etmiştir. Râvî Alî b. Abdillah el-Medînî: Ben Sufyân b. Uyeyne'den ancak bir kere "Meyledici" sözünü söylerken işittim, demiştir. Mûsâ -aleyhisselam-: "Bunlar, kendilerine geldiğimiz, bizlere yemek yedirmeyen ve bizleri ağırlamayan bir kavimdir. Sen onların yıkılmaya yüz tutmuş olan duvarına geldin de onu doğrulttun. İsteseydin elbet buna karşı bir ücret alırdın" dedi. O zât: "İşte bu, benimle senin ayrılışımızdır. Sana üzerinde sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim" dedi. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- kıssayı buraya kadar hikâye ettikten sonra-: «Ne olurdu sabredeydi de, aralarında geçecek haberlerini Allah bize kıssa yapaydı.» buyurmuştur.
Derecesi: Sahih Hadis · Kaynak: Muttefekun Aleyh
Açıklaması ve çıkarımlar
Saîd b. Cubeyr haber verip şöyle dedi: Ben İbn Abbas -radıyallahu anhuma-’ya: Nevfe'l-Bekâlî, Hızır'ın sahibi olan Mûsâ, İsrâîloğulları'nın Musa'sı değildir; o başka bir Musa'dır diye iddia ediyor, dedim. Bunun üzerine İbn Abbâs -radıyallahu anhuma-: Allah'ın düşmanı yalan söylemiştir, dedi. Bu azarlama ve uyarma olarak söylenmiştir. Nevf hakkında bir kötüleme değildir. Çünkü İbn Abbâs -radıyallahu anhumâ- bu sözünü kızgınlık anında söylemiştir. Kızgınlık anındaki sözler genellikle gerçeği yansıtmaz. Onu yalanlaması, doğru olanı söylemediğinden dolayıdır. Bundan onun bu işi kasten böyle yaptığı anlaşılmaz. Sonra Nevf'in yalan söylediğine Ubey b. K'ab -radıyallahu anh- ile delil getirdi ve hadisi şöyle nakletti: Bize Ubeyy b. Ka'b-radıyallahu anh-, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'den şöyle haber etti: "Musa Peygamber -aleyhisselam- İsrailoğulları içinde hutbeye kalkmıştı. Kendisine: "İnsanların en âlimi kimdir?" diye soruldu. O; en âlim benim, diye cevap verdi. Musa -aleyhisselam- bunu, kendi bildiği üzere söylemiştir. Bu husustaki ilmi Allah en bilendir diyerek Allah'a döndürmediğinden dolayı Allah, onu azarladı da: "Evet, iki denizin birleştiği yerde benim, ismi Hızır olan bir kulum var, işte o senden daha âlimdir" buyurdu. Mûsâ-aleyhisselam-: "Ey Rabb'im, onu görmeyi bana kim tekeffül eder?" dedi. -Bazen râvî Sufyân: "Ey Rabbim, ona nasıl yol bulayım? şeklinde söyledi. Ona: Bir balık alır ve onu bir zembil içinde taşırsın. Onu nerede kaybedersen o kulum işte oradadır" dedi. Mûsâ bir balık aldı ve onu bir zembil içine koydu. Bundan sonra Mûsâ, hizmetçi genci Yûşa' İbn Nûn ile birlikte gitti. Nihayet o kayanın yanına varınca başlarını yere koydular. Akabinde Mûsâ -aleyhisselam- uyudu. Bu arada balık debelendi ve zembilden çıkıp denize düştü ve deniz içinde kendine şaşılacak bir surette su künkü gibi (bir boşluk bırakarak) yolunu açıp gitti. Uyandıktan sonra o gecenin kalanı ile bütün gün yürüdüler. Nihayet sabah olunca Mûsâ -aleyhisselam- hizmetçisine: "Kuşluk yemeğimizi getir, yemin olsun biz bu seferimizden garip bir yorgunluk duyduk" dedi. Hâlbuki Mûsâ -aleyhisselam-, Allah'ın emrettiği o yerin ötesine geçmedikçe yorgunluk duymamıştı. Hizmetçi delikanlısı, Musa -aleyhisselam-'a: "Gördün mü, taşın yanında barındığımız zaman balığı (yani balığın gittiğini haber vermeyi) unutmuşum. Bunu söylemeyi bana unutturan da Şeytan'dan başkası değil" dedi. Balık deniz içinde şaşılacak bir surette yolunu tutup gitti. Balığın girmesi için suda bir oyuk meydana geldi. Deniz içinde böyle bir yolun açılması Mûsâ -aleyhisselam- ile hizmetçisince hayret edilecek bir şey olmuştu. Mûsâ, gence: "Zaten aramakta olduğumuz bu idi" dedi. Bunun üzerine kendi izleri üzerinde, izlerine baka baka geriye döndüler. Taşın yanına varınca bir de baktılar ki, elbiseye bürünmüş bir adam duruyor. Mûsâ -aleyhisselam- ona selâm verdi. O da selâmı aldı ve: "Senin bulunduğun yerde selâm nereden (yani nasıl olur)?" dedi. Bu da o vakit o bölgede müslümanların olmadığının delilidir. Ben Musa'yım, dedi. Hızır -aleyhisselam-: "İsrâiloğulları'nın Musa'sı mı?" diye sordu. "Evet" dedi. Bu da peygamberlerin ve diğerlerinin Allah Teâlâ'nın onlara öğrettiği haricinde gaybı bilmediklerine delildir. Çünkü Hızır -aleyhisselam- gaybı bilseydi Musâ -aleyhisselam-'a sormadan önce onu tanırdı. Burası İbn Abbâs -radıyallahu anhuma-'nın hadisi zikretme sebebinin zikredildiği bölümüdür. Mûsâ -aleyhisselam- (sonra yine söze başlayıp): "Sana öğretilen rüşt ve hidayetten bana bir şey öğretmen için senin peşinden gideyim mi?" dedi. Dinin şartlarından olmadığı müddetçe şeriat sahibi bir peygamberin bir başkasından bir şey öğrenmesi peygamberliğine ters bir şey değildir. Şüphesiz ki rasûlün, mutlak olarak her şeyde değil, dinin asıllarında ve furularında gönderildiği şeyde en iyi bilen olması gerekir. Hızır -aleyhisselam-: "Doğrusu sen benim beraberimde asla sabredemezsin" dedi. Görünüşte hoş olmayan içyüzünü bilemeyeceğin şeyler yapıyorum. Sonra Musa'ya: "Ey Musa ben Allah'ın bana öğrettiği senin bilmediğin ilme sahibim" dedi. "Sen de Allah'ın sana öğrettiği benim bilmediğim ilmi biliyorsun" dedi. Musa -aleyhisselam-ona şöyle dedi: "Allah dilerse beni sabredici bulacaksın, sana hiçbir işte karşı gelmeyeceğim, dedi." Bundan sonra deniz kıyısında yürüyerek gittiler. Yanlarına bir gemi uğradı. Kendilerini gemiye almaları için gemicilerle konuştular. Gemiciler Hızır'ı tanıdılar ve onları ücretsiz olarak gemiye aldılar. Onlar gemiye bindikleri zaman bir serçe kuşu geldi, geminin kenarına kondu ve denizden bir iki gaga su aldı. Hızır, Musa'ya: "Ey Mûsâ! Benim ilmimle senin ilmin, Allah'ın ilminden bu serçenin gagasıyla denizden aldığı su kadar bile eksiltmez" dedi. Derken Hızır -aleyhisselam-, eline bir balta aldı da gemi tahtalarından birini söktü. "Mûsâ farkına varmadan Hızır keserle bir tahta sökmüştür" dedi. Musa -aleyhisselam-, ona: "Sen ne yaptın? Adamlar bizi ücretsiz olarak gemilerine almışlarken sen gemilerine kastedip içindekileri batırmak için mi deliyorsun? Andolsun, sen büyük bir iş yaptın" dedi. Hızır: "Sen beraberimde asla sabredemezsin demedim mi?" dedi. Mûsâ -aleyhisselam-: "Unuttuğum şeyden dolayı beni muaheze etme, şu arkadaşlığımızda bana güçlük yükleme!" dedi. Hakikaten Musa'nın bu ilk muhalefeti Musa'dan bir unutma eseri meydana gelmişti. Denizden karaya çıktıkları zaman, diğer çocuklar ile birlikte oynamakta olan bir oğlana uğradılar. Hızır hemen o çocuğun başından tuttu ve onu eliyle şöyle kopardı. Parmaklarının uçlarıyla sanki bir şey koparır gibi işaret edip göstermiştir. Mûsâ -aleyhisselam-ona: "Tertemiz, masum bir canı diğer bir can karşılığı olmaksızın öldürdün hâ? And olsun ki sen çok kötü bir şey yaptın" dedi. O zat: "Ben sana beraberimde asla sabredemezsin demedim mi?" dedi. Fazladan ''Sana'' sözü bu sefer ilkine göre sana diyerek azarladı. Hadisi rivayet edenlerden biri olan Süfyan b. Uyeyne dedi ki: Bu daha pekiştiricidir. Bunun içinde ''Sana'' sözünü delil getirdi. Yine gittiler. Nihayet bir memleket halkına vardılar ki, ora ahalisinden yemek istedikleri hâlde kendilerini konuk etmekten çekinmişlerdi. Derken neredeyse yıkılıp düşmek üzere olan bir duvar buldular. O, bunu eliyle işaret ederek doğrultuverdi. Mûsâ -aleyhisselam- Hızır'a: "Bunlar, kendilerine geldiğimiz, bizlere yemek yedirmeyen ve bizleri konuklatmayan bir kavimdir. Sen onların yıkılmaya yüz tutmuş olan duvarına geldin de onu doğrulttun. İsteseydin elbet buna karşı bir ücret alırdın." dedi. Hızır, Musa -aleyhisselam-'a: Bu üçüncü itirazındır. İşte bu, benimle senin ayrılışımızdır. Sana üzerinde sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim, dedi. Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- kıssayı buraya kadar hikâye ettikten sonra-: «Ne olurdu sabredeydi de, aralarında geçecek haberlerini Allah bize kıssa yapaydı.» buyurmuştur.
34 'Âdem -aleyhisselam- vefat edince, melekler üç defa su ile yıkadılar. Onu defnettiler. Sonra çocuklarına dönerek, (Ey âdemoğulları! Ölülerinize böyle yapınız) dediler.''
عن أبي بن كعب، عن النبي صلى الله عليه وسلم قال: «لما تُوُفِّيَ آدمُ غَسَّلَتْه الملائكةُ بالماء وِتْرًا، وأَلْحَدُوا له، وقالوا: هذه سُنَّةُ آدَمَ في وَلَدِه».
Übey b. Ka'b -radıyallahu anh-'tan onunda Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'den rivayet ettiğine göre şöyle buyurmuştur:''Âdem -aleyhisselam- vefat edince, melekler üç defa su ile yıkadılar. Onu defnettiler. Sonra çocuklarına dönerek, (Ey âdemoğulları! Ölülerinize böyle yapınız) dediler.''
Derecesi: Sahih Hadis · Kaynak: Hâkim rivayet etmiştir - Taberânî rivayet etmiştir
Açıklaması ve çıkarımlar
Âdem -aleyhisselam- vefat edince melekler üç defa su ile yıkadılar.Bir defa,üç ya da beş kere.Kabrin çukurunun yanına bir yer açtılar ve onu oraya defnettiler.Ve dediler ki:''Bu Âdem'in çocukları için olacak sünnettir.''Yani:Ademoğluna babaları Âdem'in yıkanması ve defnedilmesinde anlatıldığı şekilde olacaktır.Bu şekilde uygulamayı ancak onun oğullarından hidayet üzere olanlar yaparlar.
35 'Zurayk oğulları Yahudilerinden Lebîd b. A'sam adında bir Yahudi, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e sihir yaptı. Bundan dolayı Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bazı işleri yapmadığı halde o iş kendisine yapıyorum gibi geliyordu.
عن عائشة رضي الله عنها قالت: سَحَرَ رسولَ الله صلى الله عليه وسلم رجلٌ من بني زُرَيق، يقال له لَبِيد بن الأَعْصَم، حتى كان رسول الله صلى الله عليه وسلم يُخَيَّل إليه أنه كان يَفْعل الشيء وما فَعَله، حتى إذا كان ذاتَ يوم أو ذات ليلة وهو عندي، لكنه دَعا ودَعا، ثم قال: «يا عائشة، أَشَعَرْتِ أنَّ اللهَ أفتاني فيما استَفْتَيْتُه فيه، أتاني رجلان، فقَعَد أحدُهما عند رأسي، والآخر عند رِجْلي، فقال أحدهما لصاحبه: ما وَجَعُ الرجل؟ فقال: مَطْبوب، قال: مَن طَبَّه؟ قال: لَبِيد بن الأَعْصَم، قال: في أي شيء؟ قال: في مِشْطٍ ومُشَاطة، وجُفِّ طَلْعِ نخلةٍ ذَكَرٍ. قال: وأين هو؟ قال: في بئر ذَرْوان» فأتاها رسول الله صلى الله عليه وسلم في ناس من أصحابه، فجاء فقال: «يا عائشة، كأنَّ ماءَها نُقَاعَة الحِنَّاء، أو كأنَّ رءوس نخلها رءوس الشياطين» قلت: يا رسول الله: أفلا استخرجتَه؟ قال: «قد عافاني الله، فكرِهتُ أن أُثَوِّرَ على الناس فيه شرًّا» فأمر بها فدُفِنَت.
Âişe -radıyallahu anh-'dan rivayet edildiğine göre:''Zurayk oğulları Yahudilerinden Lebid b. A'sam adında bir yahudi, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e sihir yaptı. Bundan dolayı Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bazı işleri yapmadığı halde o iş kendisine yapıyorum gibi geliyordu. Nihayet bir gün yada bir gece Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- dua etti. Sonra tekrar dua etti, sonra tekrar dua etti''. Sonra bana:''Ey Âişe! Kendisinden fetva istediğim şey hakkında Allah bana o şey hakkında fetva verdi. Bana iki kişi Cebrâil ile Mikâil geldi. Biri başımın ucuna ve diğeri de ayak ucuma oturdu. Baş ucumda olan, ayak ucumda olana yada ayak ucumda olan, baş ucunda olana:''Bu kimsenin rahatsızlığı nedir?'' diye sordu. O da; ''Büyülenmiştir'' dedi. Öteki:Onu kim büyüledi?'' dedi. Diğeri:''Lebîd b. A'sam” diye cevap verdi. Öteki:''Bu büyü, hangi şeyle yapılmıştır?” dedi. Diğeri:''Bir tarak, saç döküntüsü ve erkek hurma tomurcuğu ile yapılmıştır'' diye cevap verdi. Öteki:''Bu büyü, nerededir?” diye sordu. Diğeri:''Zervan kuyusunda” diye cevap verdi.Âişe demiş ki:''Daha sonra Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- sahabilerinden bazı kimselerle birlikte oraya gitti. Sonra bana:''Ey Âişe! Vallahi, kuyunun suyu kına ıslatılmış su gibi kırmızımtırak, hurması da şeytanları başları gibi idi” buyurdu. Ben:''Ey Allah'ın Rasûlü! O büyüyü (çıkarıp) yakmadın mı!” dedim. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Hayır, yakmadım! Allah bana şifa verdi. O büyüyü çıkarmak suretiyle sihrin kötülüğünün insanlar arasında yayılmasını istemedim. Kuyunun kapatılmasını emrettim. Kuyu da kapatıldı'' buyurdu.''
Derecesi: Sahih Hadis · Kaynak: Muttefekun Aleyh
Açıklaması ve çıkarımlar
Müminlerin annesi Âişe -radıyallahu anhâ- Yahudilerden Zurayk oğullarından ismi Lebîd b. el-A'sam olan bir adamın Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e büyü yaptığını anlatıyor.Öyle ki bundan dolayı Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bazı işleri yapmadığı halde o iş kendisine yapıyormuş gibi geliyordu.O gün Âişe -radıyallahu anhâ-'nın yanında olduğu zaman,Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- onun ile ilgilenmez oldu.Allah Teâlâ ona işin hakikatini gösterene kadar dua ile ve duanın tekrarı ile meşgul oluyor.Sonra da Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ona Allah Teâlâ'nın dua ettiği şeyde ona icabet ettiğini haber verdi.İki melek geldi biri baş ucuna oturdu diğeri de ayak ucuna oturdu.Biri diğerine dedi ki:''Bu kimsenin rahatsızlığı nedir?'' diye sordu.Yani Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in O da;''Büyülenmiştir'' dedi.Dedi ki:Kim ona büyü yapmış?Diğeri:''Lebîd b. A'sam” diye cevâp verdi.''Bu büyü, hangi şeyle yapılmıştır?” dedi. ''Bir tarak, saç döküntüsü ve erkek hurma tomurcuğu ile yapılmıştır'' diye cevap verdi.Saçını taradığı zaman saçından çıkan kıllarla yapmıştır.Üzerinde hurma tohumunun olduğu örtü nerdedir?Zervan kuyusunda” dîye cevap verdi.O da Medine'de olan bir kuyudur.Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bazı sahabeleriyle gelip onu çıkardılar.Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Âişe -radıyallahu anhâ-'ya döndü.Kuyunun suyunun renginin sanki içine kına bandırılmış gibi kırmızı olduğunu haber verdi.Kötü su olması sebebiyle ya da içine atılan şey sebebiyle rengi değişmişti.Hurma ağacının başı hoş olmamasıyla ve kötü görüntüsüyle şeytanların kafalarına benziyor.Âişe -radıyallahu ahâ- dedi ki:''Onu çıkarmadın mı?''Büyüyü çıkarıp insanlar arasında yaymadın mı ki onlarda oalnları bilsinler?Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:O büyüyü çıkarmak suretiyle sihrin kötülüğünün insanlar arasında yayılmasını istemedim.Allah benden büyüyü giderip şifa verdi.İnsanlar arasında yayarsam münafıklara büyüyü hatırlatmanın şerri onun öğrenilmesi ve benzeri gibi şeylerle bu kapıyı açmayı kerih gördüm.Bu şekilde onlar müminlere eziyet verirler.Bu da mefsede korkusuyla maslahatın terk edilmesi babından olup,Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- kuyunun kapatılmasını emretti ve kapatıldı.Bazı insanlar Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-'in büyü kıssasını inkar ettiler.Bunun Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in korunması konusunda bir ayıplama olacağını iddia ettiler.Şu ihtimali de olabilir Cebrâîl'i görmediği halde görüyormuş zannedebilir.Kendisine vahiy geldiğini zanneder ama ona vahiy gelmiyordu.Keza bunların hepsi reddedilir.Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in Allah Teâlâ tarafından geleni bildirmesi ve tebliğ etmesi konusunda koruma altında olduğuna dair deliller vardır.Onun başına gelen ve büyü sebebiyle zarar görmesi tebliğinde bir eksiklik olmayıp bir zarar vermemiştir.Bilakis o başına gelebilecek hastalıklar ve afetler türündendir.Onun başına gelen büyüyü diğer rivayetler açıklamıştır.O da hanımıyla cinsel ilişkiye girmediği halde girdiğini düşünmesidir.
36 «Hiçbir kimse, asla kendi kazancından daha hayırlı bir rızık yememiştir. Allah’ın nebisi Dâvûd -aleyhisselam- da kendi elinin emeğini yerdi.»
عن أبي هريرة رضي الله عنه عن النبي صلى الله عليه وسلم قال: «كان داود -عليه السلام- لا يأكلُ إلا من عمل يده». وعن المقدام بن معد يكرب رضي الله عنه عن النبي صلى الله عليه وسلم قال: «ما أكل أحد طعاما قط خيرا من أن يأكل من عمل يده، وإن نبي الله داود صلى الله عليه وسلم كان يأكل من عمل يده».
Ebû Hureyre -radıyallahu anh-’dan rivayet edildiğine göre Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «Davud -aleyhisselam- ancak elinin emeğiyle kazandığını yerdi.» Mikdâm b. Ma’dî Kerib -radıyallahu anh-’dan rivayet edildiğine göre Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: «Hiçbir kimse, asla kendi kazancından daha hayırlı bir rızık yememiştir. Allah’ın nebisi Dâvûd -aleyhisselam- da kendi elinin emeğini yerdi.»
Derecesi: Bu hadisin her iki rivayeti de sahihtir · Kaynak: Buhârî rivayet etmiştir
Açıklaması ve çıkarımlar
Nebi -sallallahu aleyhi ve sellem- bizlere Dâvûd -aleyhisselam-’ın ancak kendi elinin emeğini yediğini haber vermiştir. Dâvûd -aleyhisselam- zırh ve benzeri savaş aletlerini iyi bir şekilde imal eden bir sanatkârdı. Allah’ın peygamberleri – Allah’ın salâtı ve selâmı onların üzerine olsun- zanaat, ziraat, koyun çobanlığı ve bundan başka işleri yaparak kendi elleriyle kazandıklarını yerlerdi. Onların dışındaki insanların da bu amelleri yapıp insanların önünde başlarını eğip bir şeyler istemekten uzak durmaları gerekir.
37 İnsanların en hayırlısı benim asrımda (dönemimde) yaşayanlardır. Sonra onlardan sonra gelenler (Tabiûn), sonra da onlardan sonra gelenlerdir (Tebeu't-tâbiîn)
عَنْ عِمْرَانَ بْنِ حُصَيْنٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا قَالَ: قَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «خَيْرُكُمْ قَرْنِي، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ» قَالَ عِمْرَانُ: لاَ أَدْرِي أَذَكَرَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بَعْدُ قَرْنَيْنِ أَوْ ثَلاَثَةً، قَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «إِنَّ بَعْدَكُمْ قَوْمًا يَخُونُونَ وَلاَ يُؤْتَمَنُونَ، وَيَشْهَدُونَ وَلاَ يُسْتَشْهَدُونَ، وَيَنْذِرُونَ وَلاَ يَفُونَ، وَيَظْهَرُ فِيهِمُ السِّمَنُ».
İmrân b. Husayn -radıyallahu anhuma-'dan rivayet edildiğine göre, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: «İnsanların en hayırlısı benim asrımda (dönemimde) yaşayanlardır. Sonra onlardan sonra gelenler (Tabiûn), sonra da onlardan sonra gelenlerdir (Tebeu't-tâbiîn). (Hadisi rivayet eden) İmrân -radıyallahu anh- dedi ki: 'Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- kendi asrından sonra iki asır mı yoksa üç asır mı zikretti bilemiyorum. Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-sözlerine şöyle devam etti: 'Şüphesiz ki sizden sonra öyle bir topluluk gelecektir ki; hainlik edecekler de kendilerine güvenilmeyecek, kendilerinden şahitlik istenmediği halde şahitlik yapacaklar, adakta bulunacaklar ama adaklarını yerine getirmeyecekler ve kendilerinde şişmanlık baş gösterecektir.»
Derecesi: Sahih Hadis · Kaynak: Muttefekun aleyh
Açıklaması ve çıkarımlar
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- aynı asırda bir arada yaşayan insan tabakalarının en hayırlısının, kendisinin ve sahabilerinin içinde bulunduğu tabaka (nesil) olduğunu haber vermiştir. Sonra onlardan sonra gelen ve sahabileri görüp Rasulullah'ı görmeyen Müminler (Tabiûn), ardından da onları takip eden Tebe-i Tabiûn neslidir. Hadisi rivayet eden sahabi, Efendimizin bu nesillerden sonra dördüncü asrı zikredip zikretmediği hususunda tereddüt etmiştir. Sonra Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur: Şüphesiz onlardan sonra öyle bir topluluk gelecektir ki; hainlik edecekler ve insanlar onlara güvenmeyecektir. Kendilerinden şahitlik istenmeden önce (aceleyle/yalancıktan) şahitliğe kalkışacaklar, adakta bulunacaklar ama adaklarını yerine getirmeyeceklerdir. Yeme ve içmede o kadar aşırıya kaçıp (lüks ve konfora) içinde yaşayacaklardır ki, nihayetinde kendilerinde şişmanlık baş gösterecektir.
- Dünya tarihinin en hayırlı asrı ve nesli, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in ve ashabının yaşadığı asırdır. Sahîh-i Buhârî'de, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: «Ben, Âdemoğullarının en hayırlı nesillerinden, nesilden nesile seçilerek gönderildim; sonunda içinde bulunduğum en hayırlı nesle ulaştım.»
- İbn Hacer -rahimehullah- şöyle demiştir: Bu hadis, sahabelerin, tâbiinden daha üstün olduğunu ve tâbiinin de, tebe-i tabiûndan daha üstün olmasını gerektirir. Fakat bu üstünlük, toplulukla mı yoksa bireylerle mi ilgilidir? Cumhur (alimlerin büyük çoğunluğu) ise ikinci görüşe (bireysel üstünlük esasına) eğilim göstermiştir.
- Bu durum ilk üç neslin yoluna uymanın gerekliliğine işaret etmektedir. Çünkü nübüvvet (peygamberlik) zamanına zaman açısından daha yakın olan kimse; fazilet, ilim, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in örnek alma ve onun sünnetine uyma hususunda (sonraki nesillere kıyasla) önceliğe ve en çok hakka sahiptir.
- Nezir (Adak): Kişinin şeriatın kendisine vacip kılmadığı bir ibadeti, herhangi bir adak adama lafzını söyleyerek o ibadeti yapmayı kendi nefsine gerekli kılmasıdır.
- İhanet, adakları yerine getirmemek ve dünyaya bağlılık kınanmıştır.
- Hak sahibi durumdan haberdar olduğu takdirde, kendisinden şahitlik istenmeden (ortaya atılarak) şahitlik yapılması yerilmiştir. Ancak hak sahibinin bundan haberi yoksa (bu durum), Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-'in Müslim'de rivayet edilen şu hadis-i şerifinin kapsamına girer: «Size şahitlerin en hayırlısını haber vereyim mi? O, kendisinden istenmeden şahitlik yapan kimsedir.»